Bu röportaj, Noktasız Dergi’nin “Sınır” temalı beşinci sayısında yayımlanmıştır. Röportajın tamamını okumak için tıklayınız…

Sorularınızı yanıtlamaya geçmeden önce bir dergi çıkarma gibi zor bir işe girişmiş olmanızdan dolayı sizleri kutluyorum. Genç bir ekip olarak böyle bir işe kalkışmış olmanız insanı umutlandırıyor doğrusu. Bu güzel çabaya az da olsa bir katkım olması düşüncesi ile söyleşi talebinizi kabul ettim. Derginin ismi de çok anlamlı. Farklı biçimlerde varoluşun yolculuğunu anımsatıyor insana. Yazın dünyasında var olma yolculuğunuz daim olsun diyor başarılar diliyorum.

20. yüzyılın ikinci yarısında dünya, iki süper güç arasında bir uzay yarışına tanıklık etmişti. Ay’a gitmek için yarışan “devletler” söz konusuydu. Bugüne geldiğimizde ise uzay girişimlerinde yarışan “şirketler” söz konusu. Sosyalist yapıdaki Çin’in, “büyümek” ve diğer güçler karşısında var olabilmek için piyasa ekonomisi ile uyumlu hale gelerek küresel pazara açılmak zorunda kalmasını veya merkez bankalarının etkisini ortadan kaldıran “bitcoin” gibi yenilikleri de düşündüğümüzde, artık “süper güç” kavramının devletlere değil, şirketlere atıfla kullanılacağını söyleyebilir miyiz? Küresel ölçekte şirketlerin bu denli güçlendiği bir dünya düzeninde sosyal sınıflar arasında ilişkinin ne yönde dönüşeceğini düşünüyorsunuz?

Bilindiği üzere Sovyet Bloğu dağılmadan önce bir taraftan SSCB diğer taraftan ABD olmak üzere iki kutuplu bir dünya mevcuttu. Bu durum toplum modeli olarak en azından iki alternatifin olduğu anlamını taşıyor ve insanlarda farklı bir toplumun olabileceği inancı ve düşüncesi yaratıyordu. Her kutup kendi toplum modelini diğer ülkelere dayatmak ve dünyada hegemonya olabilmek için başta yeni teknolojiler ve yenilikler olmak üzere her alanda rekabete giriyor ve bu rekabet ve çatışma onların diğer ülkelerle olan ilişkilerine ve bu ülkelere olan müdahalelerine de yansıyordu. Ancak Sovyet Bloğunun dağılışının ardından tek kutuplu bir dünya söylemi egemen olmaya başladı. Başta Çin olmak üzere mevcut sosyalist ülkeler de bu değişimden etkilenerek küresel piyasa ilişkilerine geçti. Bu dünyada artık sosyalizmin, sınıfın ve tarihin sonu ilan edildi ve tüm dünyaya alternatifi olmayan tek bir toplum modeli sunuldu. Başta Francis Fukuyama olmak üzere bu söylemin önde gelen düşünürleri tarafından ABD’nin “en gelişmiş” demokrasi ülkesi olarak örnek alınmasının gerektiği ve tüm dünyanın onu izlemesi salık veriliyordu. (…)

Hayriye ERBAŞ İle Röportaj

Röportör: Suat Kutay KÜÇÜKLER