Bu yazı, Noktasız Dergi’nin “Ben” temalı dördüncü sayısında yayımlanmıştır. Yazının tamamını okumak için tıklayınız…

Birinci tekil şahıs olarak alışılagelen, ruh bilimi tabiriyle de “bireyi öteki bilinçlerden ayıran unsur” olarak özelleştirilmeye gidilen “ben” adılı, bu iki tanım arasında kendini inşa etmeye çalışır. Bu oluşumda birey, mikro ölçüde ailesinden miras aldığı kimlik bilinciyle bir kişilik oluşturmaya çalışırken makro ölçüde ise bu kişiliğin asıl anlam kazanacağı sosyal yapı ile tanışır. Keza bu sosyal yapıyı salt bireyler değil, bireylerin arasındaki roller ve bireylerin temel davranış örüntülerini baz alan kurumlar oluşturur. Toplumla olan ilişkilerin temel dayanağı da toplumun en küçük yapıtaşına, aile kurumuna ilişkindir. Ailelerimizden salt bir kimlik bilinci değil, bunun yanı sıra çeşitli yaşam pratiklerini de alırız. Bu sürecin keskin hatları olmadığı gibi pragmatik çizgileri de yoktur. Ailenin niteliğine bağlı olarak eğitsel fonksiyonları da farklılaşır. İşlevselci bakış açısıyla “statü tayini”, ailenin temel fonksiyonlarındandır. Bu durum dinamik bir süreçten ibaret olsa da toplumda bulunacağımız ilk tabaka, ailemizin statüsüyle eş minvaldedir. Özne konumuna yerleşen bireyin düşünceleri de bu statünün yansımalarıyla şekillenecektir. Örnek olarak Ayn Rand’in, Rus Devrimi’ne ilişkin düşüncelerini ele alabiliriz. Üst-orta sınıf bir aileden olan Ayn Rand, bu devrim ile sosyal ve mali konumunu kaybetmiştir, düşüncelerinin oluşumunu da buraya dayandırmak mümkündür. Konuya ilişkin bir diğer örnek, Yevgeni Zamyatin olarak gösterilebilir. Zamyatin’in Bolşevik direnişine katılmasını, otobiyografilerinde uzun tasvirler ile yer verdiği doğup büyüdüğü küçük kasaba “Lebedyan” ile ilişkilendirmek mümkündür. (…)

İrem BAYRAKTAR