Sürgün.

İnsanın sürgünlüğü, dini metinlerde kökenseldir. Tevrat’ta yazılana göre dünya bir sürgün yeridir: “Böylece RAB Tanrı, yaratılmış olduğu toprağı işlemek üzere Adem’i Aden bahçesinden çıkardı. Onu kovdu; …” (Yaratılış 3: 23-24). Batı dillerinde “var olmak” ile “sürgün edilmek” eylemlerinin aynı kökten türemiş olmasının bir tesadüf olmadığı böylece görülecektir. Yine dini metinlerden hareketle insan, dünyaya sürüldüğü gibi dünyada da sürgünlerin içerisindedir. Eski Ahit’te bahsedilen Babil Sürgünü, Yahudilerin bin yıllar sürecek sürgünlüğünün başlangıcında durmaktadır. Bu sürgünlük, 20. yüzyıla gelindiğinde dini bir anlatının ötesine geçerek İsrail Devleti’nin kuruluş mitini de oluşturmuştur.

Dini anlatılarda insanın sürgün üzerinden belirlenen köken miti, diğer yandan varoluşçu felsefede bir mecaz olarak varlığını korumuştur. J. P. Sartre, bu dünyaya atılmış insanın, Tanrı’yı reddederek varoluşunu gerçekleştirebileceğini düşünmektedir. Böylece “babalar günahı” nedeniyle dünyaya sürülen insan, Yahudi ve Hristiyan inancında tam da bu günahı sebebiyle Tanrı’ya dönmesi gerekirken varoluşçu felsefe, dünyaya atılan insana yeni bir yol açmaktadır.

Kuşkusuz sürgün, dini metinlerin konusu veya bir mecaz olmasının dışında, tüm çıplaklığıyla politik ve toplumsal bir olgudur. Birçok politikacının, aktivistin, düşünürün, yazarın özgeçmişinde “sürgün” kelimesi, ortak bir yazgı gibi saplanıp kalmıştır. “Sürgün, normalde yaşam boyu sürecek olan bir şeyi size bir gecede yaşatır.” diyor Joseph Brodsky. Walter Benjamin’in, Nazi tehdidiyle sarılan Avrupa’yı terk etmek üzereyken intihar ettiği yere dikilen anıt, sürgünlüğün trajik bir sembolü olarak değerlendirilebilir.

Sürgünlük; yalnız bireylerin değil, kitlelerin de yazgısına kazınmıştır. Birkaç örnek vermek gerekirse Mirsaid Sultangaliyev veya Aleksandr Çayanov gibi sosyalist oldukları halde rejimi eleştirenleri bireysel sürgüne tabi tutan Sovyet rejimi; aynı zamanda türlü gerekçeler ile Ahıska Türkleri, Kırım Tatarları, Balkarlar, Estonyalılar gibi çeşitli toplumları da kitlesel sürgünlere tabi tutmuştur. Görülmektedir ki sürgün, dünya tarihinin yadsınamaz bir unsurudur.

Sürgünü salt bir ceza olarak da ele almamak gerekir. Toplumların içinde bulunduğu durumlar, bireyleri sosyoekonomik yahut akademik sürgünlere de itmektedir. Sosyal Psikolojinin kurucu isimlerinden Muzaffer Şerif, ömür boyu süren çabalarına rağmen sürgünden kurtulamamıştır. Şerif’in akademik kaygılardan doğan sürgünü, zaman içerisinde yerini politik kaygıların getirdiği bir cezaya bırakmıştır.

Noktasız Dergi, onuncu sayısında “SÜRGÜN” temasını ele alıyor. Hukuki veya ahlaki bir ceza olarak sürgün, sürgünün politik amaçlara araç kılınması, varoluşçuluğun sürgün mecazına yaklaşımı, sürgün hükümeti ve sürgün hükümetlerinin meşruiyet sorunları, sürgünün psikolojik ve sosyolojik yansımaları gibi “sürgün” başlığına dahil edilebileceğini düşündüğünüz makale, deneme, çeviri, inceleme yazısı ve çizimlerinizi 22 Eylül 2022 tarihine kadar noktasizdergi@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

Yazı gönderme koşulları için tıklayınız…