Bu yazı, Noktasız Dergi’nin “Sınır” temalı beşinci sayısında yayımlanmıştır. Yazının tamamını okumak için tıklayınız…

Bugün içinde yaşadığımız kentleri seyretmeye kalksak göreceğimiz şey yoğunlukla yabancılık ve birbiri ile hiçbir bağı olmayan, bunu reddeden bireylerdir. Kent içerisinde fertler arası bağlar etkileşim kavramını doğuran ve kentle, kentin mekanlarıyla özneyi buluşturan en büyük olgudur. Etkileşim, bireyin kent ve kentin birey üzerindeki etkisi birbiri arasındaki değiştirme gücü olarak kabul edilebilir. Plastize edilmiş çağımızda yapay gerçekliklerimiz ve katmansız ilişkilerimizle etkileşim kavramının anlamını yitirmesi pek de büyük bir tezat değildir. Kentle aramıza koyduğumuz duvarların ardından bulutların geçişini seyretmek hareketin hafifliğinin doğasını anlamaya yetmiyor olsa gerek ki yükselme güdümüzün sanrıları ile özdeş kozalarımızda belli belirsiz sınırlarımız içinde kayboluruz.

Birbirine sımsıkı bağlı bir şekilde varlığını sürdürmeye çalışan yuvalarımız bizi kent dediğimiz ekolojiden koruyan birer sığınak olarak karşımıza çıkar. Fakat kent bir tufanın ağaçları devirdiği gibi bağlı olduğumuz gerçekliğimizden bizi koparacak bir afet değildir. Yoğun işlerlikler içerisinde birbirine zincirler bağlayan biz köylüler kentten öylesine korkarız ki devinim ancak çembersel bir patikada varolur. Kendi benliğimizi usanmadan kovaladığımız bu döngüde kent ile aramıza çektiğimiz sınır belli olur ve bu sınır hiçbir zaman bir zardan ibaret değildir; tıpkı eylemin yalnızca “carne”nin sınırları içerisinde var olamayacağı gibi… (…)

Murat ALTUN