M. Refik PEKPAY
Tarihçilerin son dönemde tartıştığı konulardan biri, II. Dünya Savaşı’nın hangi yılları kapsadığıdır. Yıllardan beri kabul gören kaynaklarda 1 Eylül 1939 olarak başlatılan çizelgenin, son dönemlerde bazı belgesel yapımcıları ve tarihçilerce 1937 Çin – Japon Savaşı’na, hatta 1931’de Japonya’nın Mançurya işgaline kadar geri götürüldüğü görülmüştür. II. Dünya Savaşı’nın başlangıcını, çatışma büyüklüğü olarak 1937’den itibaren baz aldığımızda, kitlesel sivil imhaların tarihini de Çin – Japon Savaşı’ndan itibaren başlatmamız yanlış olmaz. Bu savaşta özellikle Nanking gibi belli şehirlerde Japon Ordusu’nun kitlesel bir kıyıma girdiği, Kore ve işgal edilen Çin topraklarında özellikle kadın nüfusa yönelik vahşet vakalarının bir Japon devlet politikası olarak görüldüğü bugün bilinmektedir.
Değişim ve Dönüşüm Fark-Indalığı / Analizden Senteze
Prof. Dr. Aytül Ayşe CENGİZ
Bu yazıya size iki soru sunarak başlamak istiyorum; bu soruların içinde bir iki dakika kalarak yazıyı okumaya başlamak sizi de yazıya katılımcı yapacaktır:
Dönüşümün olması için neyin değişmesi gerekir?
Değişimin olması için neyin dönüşmesi gerekir?
Dünyanın içinde bulunduğu çoklu krizlerin yarattığı ekonomik politik ve sosyolojik psikolojik sıkışıklıklar, kurumları ve bireyleri farklı düzey ve içeriklerde de olsa değişim ve dönüşüm kavramları ile yeniden tanışmaya sevk etti.
Sosyal Epistemoloji
Alvin I. GOLDMAN
Çeviri: İrem BAYRAKTAR
Tarihsel olarak epistemoloji, bireysel araştırmacıların (inquirer) entelektüel faaliyetlerini birbirlerinden bağımsız biçimde yürütmelerine odaklanmıştır. Ancak betimsel açıdan bakıldığında, insanların neye inandıkları ve neyi bildikleri, dar veya geniş anlamda yorumlanışıyla büyük ölçüde topluluklarının ve kültürlerinin bir işlevidir. İnandığımız şeylerin çoğu, doğrudan ya da dolaylı olarak başkalarının sözlü ifadeleri ve yazıları tarafından etkilenir. Dolayısıyla sosyal epistemoloji, epistemolojinin bireysel kanadıyla en azından eşit bir konumu hak etmektedir. Bireysel epistemolojinin bütünlüğüne veya yerindeliğine karşı çıkmıyorum.
Bilginin Kaynağı Üzerine: Georges Politzer’in Materyalizmine Karşı İdealist Bir Savunma
Zeynep ORHAN
Georges Politzer (1903-1942), 20. yüzyılın ilk yarısında Fransa’da faaliyet göstermiş Marksist bir filozof ve politik bir figürdür. Onun tanınan eserlerinden biri olan Felsefenin Başlangıç İlkeleri (Principes élémentaires de philosophie), materyalizm – idealizm tartışmasında önemli bir iz bırakmıştır. Politzer’in temel tezi, materyalizmin bilimin tek dayanağı olduğu, idealizmin ise dinsellik içerdiği ve bilimsel olmayan yaklaşımlarla özdeşleştiğidir. Ona göre felsefi tartışmaların temelinde sadece soyut kavramlar değil, insanın dünyayı anlama biçimi de etkilidir. Yani teknolojik ilerlemeler, doğa bilimlerindeki başarılar ve insanın doğaya dönüştürme gücü materyalizmin haklılığının kanıtıdır. İdealizm ise evrenin temelinde maddeden ziyade düşünceyi veya ruhu baz alan bir anlayıştır.
Benjamin Arditi ile Röportaj: “Politik Belirsizliğin Kıyısında”
Prof. Dr. Benjamin ARDITI
Röportör: Gülsün ŞEN
Politik felsefe kuramcısı Prof. Dr. Benjamin Arditi ile gerçekleştirilen bu röportaj, popülizm ve modern liberal demokrasi tartışmaları üzerine odaklanmaktadır. Arditi, popülizm tartışmalarıyla birlikte, politik felsefeye Carl Schmitt, Louis Althusser, Jacques Ranciére üzerine yazdığı The Book of Others adlı çalışmasıyla esaslı katkılar sunmaktadır. Çalışma sürecindeki nezaketi ve düşünsel derinliğiyle bu röportajın oluşmasına katkı sağlayan Sayın Arditi’ye içtenlikle teşekkür ederiz.
Belirsizliğin Poetikası: Kesinsizliği Kucaklayan Bir Varoluş Taslağı
Seyit Berker AYDOĞAN
Modern insan, kesinliği sarsılmaz bir sığınak gibi inşa etti. Bilimden politikaya, gündelik yaşamdan en hayati kişisel kararlara kadar her alanda “kesin” olanın, “ölçülebilir”in ve “öngörülebilir”in peşine düştü. Bu arayış, Aydınlanma’nın akıl yoluyla doğaya ve topluma hükmetme projesinin doğal bir uzantısıydı. Ancak Ulrich Beck’in de isabetle işaret ettiği gibi, bu modernleşme süreci, paradoksal bir biçimde kontrol edilemeyen ve öngörülemez riskleri de beraberinde üretti. İklim krizi, küresel istikrarsızlık, finansal dalgalanmalar ve dijital geleceğin karanlık vadisi, bu kesinlik tahayyülünü temelden sarsmaktadır. Belirsizlik, artık çözülmesi gereken geçici bir “sorun” olmaktan çıkıp; içinde yaşadığımız, nefes aldığımız temel varoluşsal zemine dönüşmektedir. Bu metin, kesinliğin iflası ve yeni bir zemin arayışı bağlamında, belirsizliği bir eksiklik veya kusur olarak değil; yaratıcılığa, etiğe, özerkliğe ve sonuçta daha insani bir varoluşa açılan bir imkân olarak yeniden düşünmeyi önermektedir.
Kesinlik Hapishanesinden Firar: Bir Özgürlük Alanı Olarak Belirsizlik
Ramazan AKYILDIZ
Modern insanın ruh haline egemen olan en baskın duygu, derin ve tanımlanamayan bir endişedir. İnsanlık tarihi dediğimiz o uzun ve çalkantılı süreç, özünde bilinmeyenin yarattığı bu huzursuzluğu yatıştırmak adına inşa ettiğimiz, sonu gelmez bir “kesinlik arayışı”ndan başka nedir? Mağara duvarına titreyen elleriyle, avlayacağı hayvanın ruhunu hapsetmek umuduyla ilk bizon figürünü çizen atamızla; bugün cebindeki akıllı telefona bakıp “yarın hava kesin güneşli mi, şemsiye almalı mıyım?” diye endişeyle soran bizler arasında, korkunun niteliği açısından hiçbir fark yok. Motivasyonumuz binlerce yıldır aynı, değişen sadece araçlarımız: Güvende hissetmek istiyoruz.
Bilinmeyeni Açıklama Çabası: Antik Yunan Dönemi Mitoloji Anlayışı ve İlkçağ Filozoflarında Tanrı-Evren Düşünceleri
Elif ÖZMEN KAYA
İnsan, yaşamı boyunca metafizik alanı kapsayan kavramlar ve problemler ile ilgilenip sorularına cevap aramıştır. Tanrı, öte dünya ve ruh kavramları, evrenin oluşumu ve düzeni, yüce olanın neliği veya düzen koyucunun özelliklerine yönelik çeşitli alanlarda tartışmalar açıp belirsiz olana veya bilinmeyenlere karşı tatmin edici açıklamalara ulaşmaya çabalamıştır. İç huzurunu tesis etmek veya toplumun düzenini sağlayabilmek için dönem dönem mitolojik unsurlarla açıklamalar yapılıp, inanç sistemleri oluşturulmuştur. Yapılan mitolojik açıklamalar çeşitli akım ve dinlerin etkisiyle ve zaman içerisinde felsefenin rasyonalitesi ile harmanlanarak teoloji alanının gelişmesine zemin oluşturmuştur. Felsefede teoloji açısından sistemli sorgulamaların Antik Yunan dönemindeki tartışmalarda başladığını görmekteyiz.
Belirsizliğin Huzursuzluğu ve Umudun Yansıması
Almira CAMGÖZLÜ
Bir veya birden fazla olayın nasıl sonuçlanacağının bilinmemesi durumu, belirsizlik olarak adlandırılabilir. Bu metinde belirsizlik kavramı beklenti, umut, pragmatizm ve tatminsizlik açısından değerlendirilecektir. Bu bağlamda Soren Kierkegaard, William Barrett, Jean-Paul Sartre, Albert Camus ve William James gibi filozofların da düşüncelerinden yararlanılacaktır. Belirsizliğin insan hayatındaki yeri ve önemi hususunda bir senteze varacağız.
