Baskının Zinciri ve Benliğin Devinimi

Almira CAMGÖZLÜ

Önerilen atıf: Camgözlü, Almira. “Baskının Zinciri ve Benliğin Devinimi”, Noktasız Dergi 14, (2025): 24-27.
DOI: doi.org/10.5281/zenodo.14889333

Tahakküm, bir kişinin, grubun veya otoritenin, başka bir kişi veya topluluk üzerinde baskı kurarak onları kontrol etmesi, yönlendirmesi veya zorla boyun eğdirmesidir. Tahakküm; fiziksel, psikolojik, ekonomik ya da sosyal yollarla gerçekleşebilir. Genellikle gücü elinde tutan tarafın kendi çıkarlarını önceliklendirdiği ve karşı tarafın iradesini, haklarını veya özgürlüğünü bastırdığı durumları içinde bulundurur. Bu metinde, tahakküm kavramının iki tarafını da inceleyerek; baskılanan ve baskılayan hususunda düşünceler geliştirip nedenler ve sonuçlar sunacağız. Anlamlı bir senteze ulaşma yolunda önceden düşünülmüş konseptleri deşmek yararlı bir yaklaşım olacaktır. Bu nedenle; Jean-Jacques Rousseau, Martin Heidegger, Albert Camus, Gilles Deleuze, Michel Foucault ve Friedrich Hegel gibi filozofların yorumlarından da yararlanacağız.
Kişisel özgürlüğün kısıtlanması baskılanmış karakteristik özelliklere, duygulara, eylemlere ve düşüncelere yol açar. Jean-Jacques Rousseau’nun1Jean-Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, çev. Vedat Günyol (İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2006), 4.da dediği gibi, insan özgür doğmuştur ancak hayatının her alanındaki kısıtlamalardan ötürü zincire vurulmuştur. Kısıtlamalar devam ettikçe kişinin zihni, düşünce alemi bile görünmez bir zindana, elle tutulamaz parmaklıklar ardına hapseder onu. Baskılayan bir ortamda bulunmak, kişinin zihinsel fonksiyonlarında kaosa yol açacağı için beyin, kendini koruyabilmek amacıyla kişiyi baskının aslında baskı olmadığına, baskılananın da aslında kendisi olmadığına inandırır. Deleuze’ün Anti-Oedipus’unda2Eugene W. Holland, Deleuze Ve Guattari’nin Anti-Oedipus’u Şizoanalize Giriş, çev. Ali Utku & Mukadder Erkan (İstanbul: Otonom Yayıncılık, 2013). da üzerinde durulan temaya göre baskılananın baskıya inanmama durumu, arzu ve düşüncenin iktidar tarafından nasıl yeniden kodlandığını gösterir.  Yeterince zaman geçtiğinde ise hükmedilen, hükmedenin düşüncelerini kendi düşüncelerinden ayırt edemez hâle gelir. Düşünce, eylem hâline geçmedikçe varlığını kaybetmeye başlar. Varlık ve Zaman3Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, çev. Kaan H. Ökten (İstanbul: Alfa Yayınları, 2024), 154. eserinde Heidegger’in de vurguladığı gibi birey kendini gerçekleştiremezse unutulur ve ‘onların’ dünyasında kaybolur.  Kişi, varlığını duyurmadıkça, asıl benliğini ve amaçlarını gerçekleştirmedikçe -kapalı kapılar ardında kurguladıklarını hayata geçirmedikçe- fikirleri ve hedefleri, kendisiyle birlikte tarih sahnesinden silinir. Silinmesine yol açan silgi, kendi ütopyasının idea versiyonudur. İdealar dünyasında yaşadıkça arkasında kalan silgi tozu, o dünyada geçirdiği süreyle orantılı olarak azalır. Varlığı bilinmeyen ve duyulmayan bir ağacın düştüğünde ses çıkarmayacağı gibi hükmedilenin bastırılmış düşünceleri ve benliği hüküm devam ettikçe uzaklaşır ve ihtiyaç olunduğunda ulaşılamayacak kadar yol kateder.
Hükmeden hükmettikçe ve baskıladıkça, baskılanan durumuna düşmeye karşı kaygı beslemeye başlar ve o duruma düşmemek için, kontrol algısının sarsıntılı doğasını gizleyebilmek için baskıladığı veya baskıladıkları üstüne koyduğu yükü artırır.
Hükmedilen, görünmez zincirlerle bağlanır hükmedene. Hükmedeni inkar eden her düşünce günah, hükmedene yarar yarar sağlayan her düşünce sevap gelir ona. Bu yanılsama sayesinde, vizyonunda büyük tabloyu görmesine engel olacak filtreler oluşur. Spritüal inançlar sayesinde kendisinden büyük, kutsal bir güce itaat eden ve bu inançların hayatlarının merkezinde olmasına izin veren insanların, kendi inançlarına ters düşen her görüşe önyargıyla yaklaşmaları ve bilerek, isteyerek daha kapsayıcı ve bilinemez bir güce hükmetmeleri buna bir örnektir. Ancak yaptığımız karşılaştırmanın doğasına sadık kalacak olursak görürüz ki, dini anlamlar taşıyan her görünmez kural, bir sınırı ifade etmez;  nitekim bu doğru olsaydı din adamları hiç suç işlemiyor, dinine gönülden bağlı olanlar insanlığa ve insanlığına hakaret eden hiçbir eylemi yapmıyor olurdu. Körü körüne bağlı olmayla gelen stigma düşünceler ve zihin yapılarında maddesel temsiline bağlı asıl kaideler dizilimi; yıkılabilir bariyerler, çiğnenebilir kurallar, kendine söylenen ‘beyaz yalanlar’ gibi görülür. Bu sayede; hükmedilen, hükmedene karşıt bir eylem yapsa bile eylemini aslında orda olmayan somut delillerle taçlandırmaya, yaptığı aykırılığın aslında aykırılık olmadığını göstermeye başvurur.
İrdelemeye devam ettikçe tahakkümle gelen bu psikolojik ve sosyolojik analizlerin bizlere pek de uzak olmadığını fark edebiliriz. Birçok insanın hayatını tanımlayan temel dinler ve spritüal inançlar bir yana, sonuçta gezegen üzerinde bulunan çoğu kişinin günlük hayatını belirleyen kapitalizm ideolojisinin temelinde de sonsuz bir arayışta sürüklenme yatar. Bir sürü ödül vadedilir ancak bu ödüllere ulaşmak için bireyin her seferinde başka bir seviyeyi aşması gerekir. Asıl trajik olan şey; ‘ödül’ün hiç ulaşılamayacak, soyut bir kavram olmasıdır. Kişi, materyalist vaatlere inanıp, ekonomik kademelerde bir üste çıkmanın onu tamamlayacağını düşünerek daha fazla mal ve mülk elde ettikçe; yalnızca daha fazlasını, daha iyisini, ‘daha’sını ister. Bu sistem, bireyleri neyi aradıklarını bilmeyen, yarı ölü ve yarı canlı varlıklara, bir nevi zombilere dönüştürür. Onları, Sisifos, hayatlarını ise kayası hâline getirir. Ve Camus’nün hayalinin aksine, bu Sisifos’un yüzü gülmez.4Albert Camus, Sisifos Söyleni, çev. Tahsin Yücel (İstanbul: Can Yayınları, 2010), 131.Bu aşamada onları ve kendimizi, zindanları ışıltılı parmaklıklardan yapılma mahkumlardan daha öteye koyamayız.
Yaptıklarımızın sonuçları vardır. Gerçekleştirmeye karar verdiğimiz ya da vermediğimiz  her eylemin hafif veya ağır sonuçlarıyla yüzleşiriz. Öyleyse hükmetmenin sonucu nedir? Hükmedilen üzerinde kontrol kurmanın etkileri nelerdir? Kişisel düzeyden başlayarak otoriteyi temsil eden topluluğa kadar; kazançları, kayıpları ve etkiyi inceleyeceğiz. Hükmetmenin sonucu, ilk bakışta salt kazanç gibi görünse de, daha derin bir analiz, bunun hem hükmeden hem de hükmedilen için trajik bir döngü yarattığını gösterir. Hükmeden, baskının sürekliliğini sağlamak adına gücünü koruma ve artırma güdüsüyle hareket ederken, bir yandan da bu güce bağımlı hale gelir. Güç kaybı korkusu, hükmeden tarafın, kontrol altına aldığı kişilerden daha bağımlı bir varlık haline dönüşmesine yol açar. Foucault’nun5Michel Foucault, Özne ve İktidar / Seçme Yazılar 2, çev. Osman Akınhay & Işık Ergüden (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2021). güç ilişkileri üzerine yaptığı analizde belirttiği gibi gücün varlığı, yalnızca bir karşıtlık üzerine kuruludur: Hükmeden, hükmedilen olmadan var olamaz.
Gücün devamlılığı için baskının artırılması gerekir; ancak bu artış, uzun vadede bir çöküşü tetikler. Toplumlar, bireyler ya da kurumlar, baskının karşısında bir noktada direnç geliştirme eğilimindedir. Baskının yoğunluğu arttıkça, hükmedilenlerin sessizliğindeki çatlaklar, nihayetinde bir çığlığa dönüşür. Tarih, bu döngüyü defalarca göstermiştir: Baskıcı rejimler altında yaşayan toplumlar, bir süre sonra özgürlük taleplerini yükseltmiş, devrimlerle ya da başka yollarla, tahakkümü kırma arayışına girmişlerdir. Rousseau’nun sosyal sözleşme kavramı burada tekrar devreye girer: Baskının uzun vadede bir dengeye oturamayacağını ve bireylerin özgür iradesinin, kolektif bir uyanışa zemin hazırladığını gösterir.
Öte yandan hükmedilen tarafın durumuna baktığımızda, tahakkümün yalnızca dışsal değil, içsel bir yara bıraktığını görürüz. Bu noktada hükmedilenin benlik algısındaki problemler yeniden söz konusu hâline gelir. Hegel’in köle-efendi diyalektiğinde6Tülin Bümin, Hegel / Bilinç Problemi, Köle-Efendi Diyalektiği, Praksis Felsefesi (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2019).belirttiği üzere, hükmedilen, bir noktada kendi değerini sorgulamaya başlar; ancak bu sorgulama, onu yalnızca bir araç olarak gören efendinin perspektifine sıkışıp kalır.
Peki, bu döngü nasıl kırılabilir? Camus’nün Sisifos mitinde sunduğu gibi bireyin absürdün farkına varması ve buna rağmen isyan etmesi, bir çıkış yolu sunabilir. Ancak Camus’nün Sisifos’unun aksine modern insanın bu isyanı, yalnızca bireysel bir başkaldırı değil, kolektif bir direniş olmak zorundadır. Çünkü tahakküm, bireyleri yalnızlaştırarak onları güçsüz bırakmayı hedefler; fakat bireyler bir araya geldiğinde, görünmez zincirlerin kırılması mümkün hale gelir.
Sonuç olarak tahakküm, tek bir tarafı kapsayan yüzeysel bir kavram olmaktan öte, hükmeden ve hükmedilenin analizini kapsayan bir sentezi doğuran, güç dinamiklerinin incelemesini gerekli kılan, temel bir kavramdır. Kapitalizm gibi ideolojilerin yapısı gereği içeriğinde bulunan ve bireyi sonu gelmeyen bir arayışın peşindeki makinelerden pek de farklı olmayan bedenlere dönüştüren bu kavramın derinlerinde, baskılayanın kontrol eldesinin sebep oldukları ve baskılananın kırılgan benlik algısı yatar. Sistemin devamlılığı sürdükçe dinamiğin ağırlığı iki taraf için de katlanarak artar, bir noktada ise biriken problemler patlak vermek zorundadır. Daha önce de tarihte rastlanan dönüm noktalarına bakacak olursak ise, sürecin uzunluğu ile devrimin etkisi doğru orantılıdır. Sorgulanan bir sistem, değişmeye mahkumdur, çünkü sosyolojik bakımdan devamlılık denen şey budur. Bireylerin sorgulamasıyla ilerleyen bir toplumda bireysel faydalar toplumsal fayda hâlini alır ve bu düzen, kendinin gelişimine yol açan bir sisteme öncülük eder.

REFERANSLAR

  • 1
    Jean-Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, çev. Vedat Günyol (İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2006), 4.
  • 2
    Eugene W. Holland, Deleuze Ve Guattari’nin Anti-Oedipus’u Şizoanalize Giriş, çev. Ali Utku & Mukadder Erkan (İstanbul: Otonom Yayıncılık, 2013).
  • 3
    Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, çev. Kaan H. Ökten (İstanbul: Alfa Yayınları, 2024), 154.
  • 4
    Albert Camus, Sisifos Söyleni, çev. Tahsin Yücel (İstanbul: Can Yayınları, 2010), 131.
  • 5
    Michel Foucault, Özne ve İktidar / Seçme Yazılar 2, çev. Osman Akınhay & Işık Ergüden (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2021).
  • 6
    Tülin Bümin, Hegel / Bilinç Problemi, Köle-Efendi Diyalektiği, Praksis Felsefesi (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2019).

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön