Almira CAMGÖZLÜ
Önerilen atıf: Camgözlü, Almira. “Belirsizliğin Huzursuzluğu ve Umudun Yansıması”, Noktasız Dergi 16, (2026): 19-22.
DOI: 10.5281/zenodo.18965655
Bir veya birden fazla olayın nasıl sonuçlanacağının bilinmemesi durumu, belirsizlik olarak adlandırılabilir. Bu metinde belirsizlik kavramı beklenti, umut, pragmatizm ve tatminsizlik açısından değerlendirilecektir. Bu bağlamda Soren Kierkegaard, William Barrett, Jean-Paul Sartre, Albert Camus ve William James gibi filozofların da düşüncelerinden yararlanılacaktır. Belirsizliğin insan hayatındaki yeri ve önemi hususunda bir senteze varacağız.
Belirli olmayan her şey beraberinde bir beklenti doğurmaktadır. Bu beklenti pozitif ya da negatif olabilir ancak içeriği ne olursa olsun belirsizlik, sonucu kestirilemeyen ihtimallere dayandığı için bireyde çoğunlukla negatif bir ruh hâli yaratır. Kierkegaard’ın kaygıyı özgürlüğün baş dönmesi olarak tanımladığı noktada, kastettiği şey tam da budur: İnsan, olasılıkların açık olduğu bir alanda durur ve bu açıklık, bir imkân olduğu kadar bir yük hâline gelir.[1] Bazıları için belirsizliği katlanılamaz kılan temel unsur, bir olay sonuçlanana kadar beklentilerin yahut potansiyel olasılıkların yarattığı tetik halidir. Çoğu durumda belirsizlikle çevrelenmiş sonuçlar, bir sonraki adımı atabilmek için hayati bilgiler içerir. Örneğin, bir işe başvurduktan sonra başvurusuna geri dönüş bekleyen bir birey için kabul almak, geleceğini o işe göre düzenleyip hazırlığa başlama imkânı sunarken; red almak, planı başka işlerle şekillendirmeyi gerektirir. Ancak bu iki ihtimal arasındaki askıda kalma durumu, kişinin zihnini sürekli tetikte tutar.
Bu noktada umut devreye girer. Umut, insanın yaşadığı duyguların köşesinde, bucağında fısıldar durur. Bu neticede, hissedilen duygunun yoğunluğu umuda bağlıdır. William Barrett’in İrrasyonel İnsan’da bahsettiği gibi, insan aklı yalnızca rasyonel hesaplarla işlemez; varoluş, belirsizlikle karşılaştığında irrasyonel ama hayatta kalmaya yönelik tepkiler üretir.[2] Umut da bu tepkilerden biridir. Umudun kırılması hayal kırıklığı, üzüntü ve kızgınlık gibi duygulara yol açarken; umudun yeşermesi mutluluk ve heyecan doğurur. Çünkü birey farkında olsa da olmasa da içinde dirençli bir umut şelalesi akar. Bulunduğu durumun karmaşıklığına tepki vermeyen, irrasyonel olabilen inançlara dayanan, ancak durmadan akıp düşüncelerimizi dolduran bir şelaledir bu. İnsan umutla yaşar; ertesi gün sabah gözlerini açabileceğini bilmesinin ardında da yine umut vardır. Ancak bu kesinlik ortadan kalktığında, yani kişi yarına uyanıp uyanamayacağını bilemediğinde, belirsizlik işin içine girer. Umudun neden olduğu kırılganlık hâli, yaşanan anları tozlu bir sis bulutu gibi sarar. Kierkegaard’ın kaygıyı geleceğe yönelmiş bir bilinç hâli olarak ele almasının nedeni de budur. Yarın uyanıp uyanamayacağından emin olmayan birey için bugün yapılan her şey anlam değiştirir. Yenen yemek son yemekse boğazdan geçmez; fakat son yemek olmayabilir ve eğer öyleyse, sıradan bir deneyim olarak kalır. Bu durum, kişinin ne hissedeceğini bilememesine neden olur. Umudunun kırılıp kırılmayacağı belirsizdir ve tam da bu noktada belirsizliğin yarattığı huzursuzluk bireyi pençeleri altına alır.
Sartre’in özgürlük anlayışında vurguladığı gibi, insan seçim yapmaya mahkumdur; ancak seçim yapabilmek için sonuçları hayalinde canlandırmaya ihtiyaç duyar.[3] Belirsizlik bu hayali askıya aldığında, özgürlük bir ayrıcalık olmaktan çıkıp bir ağırlığa dönüşür. İnsan zihni, tıpkı bir bilgisayar programının çalışmak için 0 ve 1’lere ihtiyaç duyması gibi, karar alma mekanizmasının sağlıklı işlemesi için belirli sonuçlara ihtiyaç duyar. Sonuçlanmamış bir ilişki, durum ya da olay hafızayı gereğinden fazla yorar. Bu yükle baş edebilmek için zihin, somut olarak gerçekleşmemiş bir şeye kendini inandırır; belirsizliği ortadan kaldırabilmek adına bildiği her şeye tutunur. Barrett’in sözünü ettiği irrasyonellik tam da burada ortaya çıkar: İnsan, belirsizlikle uzun süre yaşayamaz ve kesinlik yanılsaması üretir. Belki de insanın dijital bir evren yaratma tutkusu tam da buradan doğar: Her şeyin ya ‘bu’ ya da ‘şu’ olduğu bir düzen, insan için kusursuzdur. Kendi analog işleyişini anlamlandırabilmek adına dijital bir karşılık üretir; bu karşılık, kusurlardan arındırılmış bir benlik yansımasıdır. Bu çaba, insanın kendi sınırlarından kurtulma arzusuyla doğrudan ilişkilidir. Dijital dünya, beynin kompleks yapısını basitleştirme ihtiyacının bir ürünüdür. Bu nedenle belirsizlik, yalnızca geçici bir dönem değil; bireyin varoluşunu ve hayat felsefesini kapsayan daha derin bir sorgulamaya işaret eder. Bu sorgulama ise kaçınılmaz olarak huzursuzluk yaratır.
Belirsizlik içinde geçirilen süre uzadıkça beklenti de doğru orantılı biçimde artar. Kişinin zihninde ürettiği senaryolar çoğalır, olası sonuçlar karmaşıklaşır ve her ihtimal etrafında kurulan hayaller derinleşir. Bu durumda umut yalnızca bir duygu olmaktan çıkar; hayalle, istekle ve beklentiyle iç içe geçmiş bir sürece dönüşür. Bu süreçte anksiyete belirleyici bir rol üstlenir. Anksiyete, gelecekte gerçekleşme ihtimali olan ancak henüz gerçekleşmemiş durumlara karşı duyulan yoğun kaygıdır. Kierkegaard’ın tanımladığı anlamıyla bu kaygı, somut bir tehdide değil, olasılığın kendisine yöneliktir. Belirsizlik, bir olayın olup olmayacağının bilinmezliğini barındırdığı için, insanda otomatik olarak anksiyeteyi tetikler. Olay sonuçlanana dek sürekli tetikte olan benlik, bireyde psikolojik bir açlık yaratır. Bu açlık, anksiyetenin ürettiği senaryolarla doyurulmaya çalışılır. Zamanla potansiyel ihtimaller etrafında kurulan bu fanteziler, anksiyeteyi besleyen bir kaynağa dönüşür. Böylece beklenti ve belirsizliğin yarattığı baskı altında insan zihni, kendi kendini sürdüren bir besin zinciri hâline gelir.
Beklentinin doğurduğu anksiyete ve tetik hâlinin şiddeti, sonuca ulaşılana kadar geçen süreyle doğru orantılıdır. Bekleme süresi uzadıkça zihinde dönen senaryolar daha detaylı, daha kapsamlı hâle gelir. Bu durum, sonuç her ne olursa olsun bireyi tatminsizlikle baş başa bırakır. Çünkü gerçekleşen sonuç, kişinin zihninde önceden defalarca kurduğu ve kendini hazırladığı olasılıklardan yalnızca biridir. Belirsizlik ortadan kalktığında, aynı senaryonun gerçekleşmesi bireyi düşündüğünden daha zayıf bir duyguyla terk eder. Bu tatminsizlik, bireyi yeni tatmin arayışlarına iter. Zihninde daha önce ulaşılamaz görünen senaryolar, yeni hedeflere dönüşür. Tıpkı Soul filminde anlatıldığı gibi, insan hayatının zirvesine ulaştığını düşündüğü anda bile yaşam bitmez; o an geçer ve ertesi gün yeni bir başlangıca adım atılır.[4] Hayat, en optimal senaryo yaşandıktan sonra sona eren bir film gibi değildir. Camus’nün ‘mutlu Sisyphos’ tasvirinde olduğu gibi, kişi zirvede takılı kalsa bile yükünü yeniden sırtlanır ve yoluna devam eder.[5] Ve o kişiyi bu hayat yolculuğunda mutlu hayal edersek, yaşama devam etmenin düşünülen kadar zorlu olmayabileceğini fark ederiz. İnsan dünyayı fethetse bile, yaşamaya devam ettiği sürece daha fazlasını ister. Gezegenler, galaksiler, hatta evrenler bile yeterli gelmez. Nitekim milyarderlerin doyumsuzluğu da bunun somut bir örneğidir: Maddi anlamda her şeye sahip olmalarına rağmen arayışları sona ermez, açlıkları dindirilmez. Çünkü insan doğası, varlığıyla yüzleşebilmek için durmaksızın kendini adayacağı alanlar, görevler ve hedefler yaratma ihtiyacı duyar. Bu bağlamda umut, durum sonuçlanana kadar geçen bekleyiş sürecinde kendini faydacı bir hayal olarak gösterir. William James’in pragmatizminde olduğu gibi, bir inancın değeri onun doğruluğundan çok işe yararlılığıyla ölçülür.[6] Birey, sürecin kendisine yarar sağlayacak şekilde sonuçlanmasını umarken, bu beklenti hâli hem hevesini diri tutar hem de umudunu besler.
Umut arttıkça istek de artar. Belirsizlik, istekle doğrudan ilişkilidir. İstek ve heves ne kadar yoğunsa, belirsizliğin yarattığı huzursuzluk da o denli şiddetlidir. Ayrıca belirsizlik içindeki durumun bireyi maddi ve manevi açıdan ne ölçüde etkileyeceği, bu isteğin yoğunluğunu belirleyen temel faktörlerden biridir. Pragmatizm açısından bakıldığında belirsizlik, zihnin soyut bir çıkmazı değil; eylemi erteleyen, yönünü bilinemez kılan bir durumdur. İnsan zihni bu yönsüzlüğe uzun süre tahammül edemez. Bu nedenle umut, belirsizlik içinde geçici bir destek olarak işlev görür. Birey, henüz sonuçlanmamış bir durum karşısında kesinlik üretemediği noktada, pragmatik olarak işlevsel olanı seçer. Kendisini harekete geçirecek, dayanmasını sağlayacak bir inanç üretir. Bu inanç, gerçekliğin mutlak bir temsili olmak zorunda değildir. Bireyin yaşamını sürdürebilmesini mümkün kılması yeterlidir. Bu nedenle umudun değeri, içeriğinden çok yarattığı etkide yatar. Umut, belirsizliğin yarattığı huzursuzluğu tamamen ortadan kaldırmaz, ancak bireyin bu huzursuzlukla yaşayabilmesini sağlar. Pragmatist bakışta bu yeterlidir. Çünkü amaç, mutlak bir hakikate ulaşmak değil, yaşamı sürdürülebilir kılmaktır. Umut, bireyi çözüme değil; çözüme kadar dayanabilme kapasitesine taşır. Bu yönüyle umut, belirsizliğe karşı geliştirilmiş faydacı bir savunma mekanizmasıdır.
Sonuç olarak belirsizlik, insanın karşılaştığı geçici bir durum değil; varoluşunun işleyişindeki bir gerilim noktasıdır. Belirsizlik, umudu doğurur. Umut ise beklentiyi, anksiyeteyi ve tatminsizliği beraberinde getirir. İnsan zihni bu döngüden kaçamaz, çünkü kesinlik arayışına, insanın kendisini anlamlandırma çabası yol açar. Kierkegaard’ın tanımladığı kaygı, Sartre’ın yük olarak gördüğü özgürlük ve James’in işlevsellik üzerinden anlam kazanan inanç anlayışı, aynı noktada kesişir: İnsan, belirsizlik karşısında mutlak doğrulara değil, yaşayabilmesini mümkün kılan tutanaklara tutunmaktadır. Bu nedenle umut, bir yanılgı ya da zayıflık değildir. Belirsizlikle yüzleşme doğrultusunda sağlam bir stratejidir. Umut, gerçeği garanti etmez, tatmini de kalıcı kılmaz; ancak insanı eylemsizliğe sürükleyen boşluğu doldurur. Tatminsizlik yeniden hedefler yaratır, hedefler yeni belirsizlikler doğurur ve insan bu döngü içinde varlığını sürdürür. Varoluş, tamamlanmış bir sonuç değil, kesintisiz bir süreçtir. İnsan, belirsizliğin içinde kesinlik arar; fakat yaşam, bu arayışın kendisinde anlam bulur.
Dipnotlar
[1] Soren Kierkegaard, Kaygı Kavramı, çev. Türker Armaner (İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2018).
[2] William Barrett, İrrasyonel İnsan, çev. Salih Özer (Ankara: Hece Yayınları, 2007).
[3] Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik, çev. Turhan Ilgaz & Gaye Çankaya Esen (İstanbul: İthaki Yayınları, 2025).
[4] Soul, yönetmen Pete Docter (Pixar Animation Studios, 2020).
[5] Albert Camus, Sisifos Söyleni, çev. Tahsin Yücel (İstanbul: Can Yayınları, 2010).
[6] William James, Pragmatizm: Bazı Eski Düşünme Tarzları İçin Yeni Bir Ad, çev. Ferit Burak Aydar (İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2019).
Kaynakça
Barrett, William. İrrasyonel İnsan. Çevirmen: Salih Özer. Ankara: Hece Yayınları, 2007.
Camus, Albert. Sisifos Söyleni. Çevirmen: Tahsin Yücel. İstanbul: Can Yayınları, 2010.
Docter, Pete, yönetmen. Soul. Pixar Animation Studios, 2020.
James, William. Pragmatizm: Bir Adın Yeni Anlamları. Çevirmen: Abdullah Çelebi. İstanbul: Say Yayınları, 2001.
Kierkegaard, Soren. Kaygı Kavramı. Çevirmen: Türker Armaner. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2018.
Sartre, Jean-Paul. Varlık ve Hiçlik. Çevirmen: Turhan Ilgaz ve Gaye Çankaya Esen. İstanbul: İthaki Yayınları, 2025.

