Kesinlik Hapishanesinden Firar: Bir Özgürlük Alanı Olarak Belirsizlik

Ramazan AKYILDIZ

Önerilen atıf: Akyıldız, Ramazan. “Kesinlik Hapishanesinden Firar: Bir Özgürlük Alanı Olarak Belirsizlik”, Noktasız Dergi 16, (2026): 29-33.
DOI: 10.5281/zenodo.18965474

Mitostan Logosa, Korkudan Kesinliğe

Modern insanın ruh haline egemen olan en baskın duygu, derin ve tanımlanamayan bir endişedir. İnsanlık tarihi dediğimiz o uzun ve çalkantılı süreç, özünde bilinmeyenin yarattığı bu huzursuzluğu yatıştırmak adına inşa ettiğimiz, sonu gelmez bir “kesinlik arayışı”ndan başka nedir? Mağara duvarına titreyen elleriyle, avlayacağı hayvanın ruhunu hapsetmek umuduyla ilk bizon figürünü çizen atamızla; bugün cebindeki akıllı telefona bakıp “yarın hava kesin güneşli mi, şemsiye almalı mıyım?” diye endişeyle soran bizler arasında, korkunun niteliği açısından hiçbir fark yok. Motivasyonumuz binlerce yıldır aynı, değişen sadece araçlarımız: Güvende hissetmek istiyoruz. Zihnimiz, o ilkel refleksle, bilinmeyeni, tanımlanamayanı, “flu” olanı hâlâ bir canavar gibi kodluyor. Medeniyet dediğimiz o devasa yapıyı, belirsizliğe karşı açılmış topyekûn bir savaşın siperleri olarak okumak pekâlâ mümkün.

Felsefe tarihinin o çok övülen, ders kitaplarında bir zafer gibi anlatılan “Mitostan Logosa” geçişi, sadece aklın hurafelere galip gelmesi değildi; aynı zamanda doğanın o ele avuca sığmaz, o kaprisli hallerine karşı ördüğümüz rasyonel bir kalkandı. Antik Yunan’dan Aydınlanma’ya uzanan düşünce çizgisinde akıl; kaosu kozmosa, yani düzene tahvil eden bir araç olarak kutsanmıştır. Özellikle Descartes’ın[1], şüpheyi dahi mutlak hakikate ulaşmak için bir yöntem olarak araçsallaştırdığı o meşhur “kesinlik” arayışı bu sürecin belirleyici momentlerinden biridir. Benzer bir kesinlik arzusu Newton fiziğinde de karşımıza çıkar; evren, her dişlisi hesaplanabilir devasa bir saat mekanizmasına indirgenmiştir. Bu mekanistik evren tasavvurunda dünya, formülleri yazılacak bir makineye dönüşmüş; sistemin dişlileri arasında sürprize, “belki”ye ve o tekinsiz boşluklara yer bırakılmamıştır. Artık her şeyin bir sebebi, her sebebin de matematiksel bir sonucu olmak zorundadır.

Fakat modernitenin bize altın tepside sunduğu, “artık korkmanıza gerek yok, her şeyi biliyoruz” dediği bu “kesinlik cenneti”, 20. yüzyılda yerini buz gibi bir hayal kırıklığına bıraktı. Max Horkheimer ve Theodor Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği’nde o karamsar ama bir o kadar da haklı tespitle yüzümüze vurdular gerçeği: Doğaya hükmetmek ve korkuyu yenmek için yola çıkan akıl, kendi araçsal mantığı içinde insanı yeni ve daha soğuk bir tutsaklığa sürükledi.[2] Akıl, bizi özgürleştireceğine, her şeyi hesaplayan bir muhasebeciye dönüştü. Geldiğimiz nokta ortada: Kesinlik arayışı bizi korkularımızdan arındırmadı; aksine bizi hataya, tesadüfe ve mucizeye yer bırakmayan steril bir laboratuvara hapsetti. Artık kendi kurduğumuz bu düzenin gardiyanlarıyız.

Risk Toplumu: Güvenlik Diye Diye Geldiğimiz Yer

Modern toplumun belirsizlikle kurduğu o hastalıklı, o nevrotik ilişkiyi Ulrich Beck kadar ciğerinden yakalayan azdır. Modernite bize güvenlik, sigorta poliçeleri, emeklilik planları ve mutlak öngörülebilirlik vaat etti ama vardığımız yer paradoksal bir belirsizlik artışı oldu. Beck’in Risk Toplumu dediği şey tam da bu; belirsizlik azalmıyor, sadece kılık değiştirip “risk” maskesiyle hayatımızın her gözeneğine, yediğimiz ekmeğe, içtiğimiz suya sızıyor.[3]

Modernite öncesi dönemde belirsizliğin kaynağı büyük oranda doğaydı; kuraklık kıtlığa, deprem yıkıma, salgınlar ise ölümlere yol açardı. İnsanlar bu felaketleri genellikle “takdir-i ilahi” olarak yorumlar ve kabullenirdi. Günümüzde karşı karşıya kaldığımız tehditler ise tamamen “insan imalatı”dır. Nükleer sızıntılar, küresel finans krizleri, iklim felaketleri… Bunların tümü, kontrol etme, doğaya hükmetme ve kesinlik arzumuzun birer atığı niteliğindedir. Beck’e göre modern insan, “belirsizliği yöneteceğim, doğayı dize getireceğim” iddiasını taşırken, aslında kendi ürettiği risklerin içinde boğulmaktadır. Bu hayli paradoksal bir durumdur; yangını söndürmek için icat ettiğimiz hortum, âdeta boynumuza dolanmaktadır.

İşte tam burada, gündelik hayatımızı cehenneme çeviren o tuhaf “güvenlik paradoksu” ile yüzleşiyoruz: Daha fazla güvenlik istedikçe, hayatı daha fazla denetim altına almak, her adımı planlamak, her anı sigortalamak zorunda kalıyoruz. Kariyer planları, beş yıllık kalkınma hedefleri, ilişkilerdeki o yazılı olmayan garanti sözleşmeleri… “Beni seveceğine söz ver, beni bırakmayacağına söz ver…” Bunlar aslında içimizdeki o ontolojik güvensizliği bastırmak için inşa ettiğimiz modern kaleler. Ama Zygmunt Bauman’ın kulakları çınlasın; “katı olan her şeyin buharlaştığı” bu “akışkan” çağda, o kaleler kumdan yapılmıştır.[4] Dalgalar her gün kıyıya vururken, zemin ayağımızın altından kayıp giderken, sabitlikte ısrar etmek, değişmemeye çalışmak, nevrotik bir takıntıdan başka ne olabilir?

Algoritmaların Soğuk Nefesi ve Şeffaflık

21. yüzyılda bu iş, artık “veri” (data) üzerinden işleyen yeni, acımasız ve görünmez bir dine dönüştü. Dijital çağın getirdiği “büyük veri” ve yapay zekâ, bize belirsizliği tamamen ortadan kaldırmayı, hayatı bir denklem gibi çözmeyi vaat ediyor. Ne yiyeceğimizden kimi seveceğimize, hangi müziği dinleyeceğimizden hangi siyasi görüşe yakın duracağımıza kadar her şey, algoritmaların o soğuk süzgecinden geçiyor.

Güney Koreli filozof Byung-Chul Han, bu duruma çok yerinde bir tespitle “Şeffaflık Toplumu” adını veriyor. Han’a göre şeffaflık, dünyayı pürüzsüz hale getirme girişimidir.[5] Pürüzsüz, yani insansız. Belirsizlik, gizem, kapalılık ve sır; sistemin işleyişini bozan hatalar olarak görülür ve yok edilmeye çalışılır. Her şey görünür, her şey bilinir, her şey beğenilir olmalıdır.

Bir düşünün; navigasyon uygulamaları bize en hızlı ve en garantili yolu çizerken, aslında yolda kaybolma ihtimalimizi, ara sokakta karşımıza çıkacak o eski sahafı, o kokulu fırını, yani “yeni bir şeyle karşılaşma” şansımızı elimizden alıyor. Amazon veya Netflix, “bunu seven şunu da sevdi” diyerek zevklerimizi bir kalıba dökerken, bizi kendi geçmişimizin yankı odasına, sonsuz bir tekrara hapsediyor. Yeniye yer yok, sadece eskinin varyasyonları var.

Kesinlik, evet, muazzam bir konfor alanı sunuyor. Yatağımız sıcak, rotamız belli. Ama bedeli çok ağır: “Özgürlük”. Çünkü özgürlük, tanımı gereği içinde belirsizliği barındırır. Sonucunu bildiğiniz bir eylem, bir seçim değil, olsa olsa bir infazdır. Algoritmaların bizi hapsettiği o mutlak öngörülebilirlik çemberi, sürprizin, mucizenin ve trajedinin olmadığı; dolayısıyla “insani” olanın silindiği, ruhsuz bir simülasyondan farksız.

“Müsvedde” Olma Hakkı: Bir Firar Planı

Oysa felsefenin varoluşçu kanadına kulak verdiğimizde, belirsizliğin bir tehdit değil, insanın en temel imkânı, hatta nefes alma alanı olduğunu duyarız. Kierkegaard, Kaygı Kavramı adlı eserinde “Anksiyete, özgürlüğün baş dönmesidir.”[6] tespitini yaparken; o tekinsiz hissin, aslında önümüzdeki sonsuz ihtimallerden kaynaklandığına işaret eder. Bir insanın “ne olacağı”nın önceden belirli olmaması, onun “kendi kendini inşa etme” potansiyelidir. Jean-Paul Sartre’ın “Varlık özden önce gelir” [7]düsturu da bunu anlatmaz mı? İnsanın önceden yazılmış bir senaryosu, bir alın yazısı, bir kullanma kılavuzu yoktur; insan kendi eylemleriyle, kendi boşluğunu doldurarak, deneyerek ve yanılarak kendini var eder.[8]

Bu pencereden bakıldığında, hayatı bir mühendislik projesi gibi statik hesaplamalara indirgemek, insanın doğasına aykırıdır. İnsan, bitmiş bir proje değildir; sürekli yazılmakta olan, silinen, karalanan, buruşturulup atılan ve yeniden başlanan bir “müsvedde”dir. Evet, müsvedde. Müsvedde dediğimiz şey, üzerinde düzeltmelerin, pişmanlıkların, ani yön değişikliklerinin ve mürekkep lekelerinin olduğu bir taslaktır. Kusursuz ve temize çekilmiş bir metin (kesinlik), artık tamamlanmış, ciltlenmiş ve rafa kaldırılmış, yani “ölü” bir metindir. Oysa müsvedde (belirsizlik), canlıdır, oluş halindedir, henüz son sözü söylenmemiştir. Richard Sennett, Karakter Aşınması’nda esnek kapitalizmin dayattığı dışsal belirsizliğin insanı yorduğunu, aşındırdığını söyler; haklıdır. Ama insanın kendi içsel belirsizliği, yani o “henüz olmamışlığı”, karakterini inşa ettiği asıl şantiyedir.[9]

Müsvedde metaforu, modern insanın o kronik hata yapma korkusuna da bir cevaptır aslında. Kesinlik arayışı, hatayı bir sapma, bir suç, bir eksiklik olarak görür; belirsizlik ise hatayı deneyimin bir parçası sayar. Sisin içinde yürümek korkutucudur evet, önünüzü göremezsiniz, üşürsünüz, belki tökezlersiniz. Ancak sis kalktığında göreceğiniz o eşsiz manzara, navigasyonun size tarif ettiği o güvenli, o aydınlatılmış otobandan çok daha büyüleyici, çok daha “sizin” olabilir. İnsan, ancak yarının ne getireceğini bilmediğinde gerçekten “bugün”ü yaşayabilir.

Son Söz Yerine

Velhasıl, mitostan yapay zekâya uzanan tarihimiz, belirsizliği yönetme, yok etme ve ehlileştirme çabalarıyla dolu. Yasa metinlerinin boşluklarında yargıcın vicdanına, hayatın boşluklarında ise insanın iradesine yer açılır. Ancak bugün geldiğimiz noktada, o çok arzuladığımız, uğruna özgürlüğümüzden vazgeçtiğimiz kesinlik, kapısını üzerimize kilitlediğimiz bir hapishaneye dönüştü. Kariyer planlarının, sigorta poliçelerinin ve algoritmik önerilerin arasında sıkışıp kalan modern birey, belirsizlikten kaçarken aslında hayatın ta kendisinden kaçıyor.

Belirsizlikle baş etmenin en sağlıklı stratejisi, onu teknik bir sorun olarak görüp çözmeye çalışmak değil; onu varoluşun zorunlu, hatta lezzetli bir koşulu olarak kabullenmek galiba. Nietzsche’nin Amor Fati (Kaderini Sev) ilkesi, başımıza gelen her şeyi; belirsizliği, kaosu, acıyı ve neşeyi kucaklamayı öğütler. Çünkü hayat, biz planlar yaparken başımıza gelen o öngörülemez olayların, o hesapta olmayan sapmaların toplamıdır. Kesinlik, makinelere özgü bir erdemdir; insanın payına düşen ise belirsizliğin o tekinsiz ama bir o kadar da doğurgan boşluğunda, kendi anlamını inşa etmektir. “Tanımsızlığın özgürlüğü”, bizi modernitenin o boğucu netliğinden kurtaracak tek çıkış kapısı olabilir. O kapıdan çıkmaya cesaretimiz var mı, asıl mesele bu.


Dipnotlar

[1] René Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma, çev. Çiğdem Dürüşken, (İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2013).

[2] Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği, çev. Nihat Ülner ve Elif Öztarhan (İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2010), 19.

[3] Ulrich Beck, Risk Toplumu: Başka Bir Modernliğe Doğru, çev. Kazım Özdoğan ve Bülent Doğan (İstanbul: İthaki Yayınları, 2011), 34.

[4] Zygmunt Bauman, Akışkan Modernite, çev. Sinan Okan Çavuş (İstanbul: Can Yayınları, 2017), 15.

[5]  Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu, çev. Haluk Barışcan (İstanbul: Metis Yayınları, 2017), 22.

[6] Kierkegaard, Søren. Kaygı Kavramı. Çeviren: Türker Armaner. (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019), 65.

[7] Bkz. Jean-Paul Sartre, Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir. çev. Asım Bezirci, (İstanbul: Say Yayınları, 2020).

[8] Sartre, Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir, 45.

[9] Richard Sennett, Karakter Aşınması: Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri, çev. Barış Yıldırım (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2011), 67.


Kaynakça

Bauman, Zygmunt. Akışkan Modernite. Çeviren: Sinan Okan Çavuş. İstanbul: Can Yayınları, 2017.

Beck, Ulrich. Risk Toplumu: Başka Bir Modernliğe Doğru. Çeviren: Kazım Özdoğan ve Bülent Doğan. İstanbul: İthaki Yayınları, 2011.

Han, Byung-Chul. Şeffaflık Toplumu. Çeviren: Haluk Barışcan. İstanbul: Metis Yayınları, 2017.

Horkheimer, Max ve Theodor W. Adorno. Aydınlanmanın Diyalektiği. Çeviren: Nihat Ülner ve Elif Öztarhan. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2010.

Sartre, Jean-Paul. Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir. Çeviren: Asım Bezirci. İstanbul: Say Yayınları, 2020.

Sennett, Richard. Karakter Aşınması: Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri. Çeviren: Barış Yıldırım. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2011.

Kierkegaard, Søren. Kaygı Kavramı. Çeviren: Türker Armaner. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2019.

Descartes, René. Yöntem Üzerine Konuşma. Çeviren: Çiğdem Dürüşken. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2013.

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön