Toplumsal Beklenti ve Bireyselci Faydanın Işığında Karar

Almira CAMGÖZLÜ

Önerilen atıf: Camgözlü, Almira. “Toplumsal Beklenti ve Bireyselci Faydanın Işığında Karar”, Noktasız Dergi 15, (2025): 19-22.
DOI: 10.5281/zenodo.16930348

Karar. İnsan hayatının en sık karşılaşılan, en çok hafife alınan ama aynı zamanda en ağır sorumluluklarından biridir. Gündelik hayattan etik krizlere, sanattan siyaset felsefesine kadar her alanda karar, bireyin kendi olma iddiasıyla dünya arasında kurduğu köprüdür. Ancak bir köprü sadece iki ucu birleştirmez; aynı zamanda iki uçtan da gelen ağırlığı taşımak zorundadır. Bu bağlamda karar vermek ne yalnızca içsel bir irade beyanı, ne de salt dışsal koşullara verilen bir tepkidir. Öyleyse sorulması gereken ilk soru şudur: Bir karar alırken gerçekten ne kadar özgür olabiliriz?

Post-modern özgürlük anlayışı sıklıkla bireyin seçenekler arasında serbestçe tercih yapabilmesiyle özdeşleştirilir. Lakin bu tanım, özgürlüğü yalnızca seçim yapabilme eylemine indirgerken, seçimlerin doğasını ve arkasındaki yapıları çoğunlukla göz ardı eder. Immanuel Kant, bireyin özgürlüğünü aklın yasalarına uygun hareket etme yetisi olarak tanımlar.1Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, çev. Ioanna Kuçuradi (Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 2020).  Ona göre özgürlük; keyfilikten çok, ahlaki bir yasaya uygunlukla belirlenir. Bu anlamda Kant’ın toplum sözleşmesi de bireyin kararlarını, yalnızca kendi çıkarlarına göre değil, aynı zamanda evrensel yasa olabilecek ilkeler ışığında şekillendirmesini zorunlu kılar. Yani bir karar, ancak herkesin o kararı alması durumunda çelişkiye düşmeyecekse gerçekten özgür ve ahlaki olabilir.

Ancak özgürlük yalnızca bu tarz bir içsel yasa ile mi şekillenir? Michel Foucault’un “panoptikon” kavramı,2Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay (Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2019). karar alma süreçlerinin görünmez bir gözetim ve içselleştirilmiş iktidar mekanizmaları tarafından biçimlendiğini gösterir. İnsan, kararını alırken yalnızca neyin doğru olduğunu değil, aynı zamanda nasıl görüneceğini de düşünür. Her an izleniyor olma hissi, kararın öznesi üzerinde dışsal ama görünmeyen bir baskı yaratır. Böylece özgürlük, görünürde var olan fakat fiiliyatta ciddi şekilde kısıtlanan bir tahayyüle dönüşür. İçimizdeki gözetmenin bizden istediği şeyler ile kendi içsel sesimizin örtüşüp örtüşmediğini çoğu zaman bilemeyiz.

Bu noktada düşünce deneyi kurabiliriz: Eğer insan tamamen sosyal bağlamdan arındırılmış bir dünyada yaşıyor olsaydı, kararları daha mı özgür olurdu? Belki evet, çünkü içselleştirdiği toplum baskısı ortadan kalkar, kişi kendi doğal eğilimlerine daha yakın kararlar alabilirdi. Belki de hayır, çünkü karar, ancak bir başka kararla karşılaştırıldığında anlamlı olur. Yani karar vermek, alternatifler arasında yalnızca seçim yapmak değil, aynı zamanda bu seçimlerin bir yankı bulacağı dünyayı hayal etmektir.

Kapitalist toplumlarda ise bu özgürlük meselesi bir başka biçme bürünür. Verilebilecek seçimlerin bolluğu, karar verme süreçlerinde “karar felci”ne yol açar. Çok sayıda seçenek arasında boğulan birey, karar vermeyi bir eylemden çok bir yük olarak hissetmeye başlar. Bu nedenle reklam kültürünün tam da karar felci yaşayan zihinleri hedef alan vizyonu, reklamlar vasıtasıyla kullanıcıyı bir markaya diğerinden daha fazla aşina kılması bizlerin fark etmeden etrafımızdaki şeyler tarafından ne kadar derinden kontrol edildiğimizin kanıtıdır. Kullanıcı, karar felcinin zihninde yarattığı yükten kurtulmak için ani kararlara sığınır ve bu seçimler daha çok maruz kalınan veya kullanıcının gözünde tanınırlık oluşturan markanın menfaatine olur. Jean Baudrillard’ın dediği gibi; kapitalizm arzuları tatmin etmek için değil, sürekli olarak yeni arzular yaratmak için çalışır.3Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu, çev. Hazal Deliceçaylı ve Ferda Keskin (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2024). Bu durum bireyi özgürleştirmez, aksine seçimlerin sonsuzluğu içinde varoluşsal bir yön kaybına sürükler. Bireyselci kararın daha da detayına inecek olursak pragmatizmin etkileriyle karşılaşırız. Yaşamın her alanında karşılaştığımız faydacı yaklaşım karar gibi oldukça kişisel olabilen bu konseptin içine de şüphesiz kök salmıştır. Öncelikle faydacılığı isabetli bir biçimde açıklamak için William James’in tanımını önermek yersiz olmayacaktır: James’e göre insan doğası gereği kendi çıkarını korumaya yönelik davranışlarda bulunur; bu bağlamda insan için yararlı olan, doğru olandır.4William James, Pragmatizm: Bazı Eski Düşünme Tarzları İçin Yeni Bir Ad, çev. Ferit Burak Aydar (İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2019). Ancak bu halk ağzındaki “çıkarcılık”la karıştırılmamalıdır, nitekim pragmatizmdeki fayda toplum açısından pozitif bir etkiye de sahip olabilir, negatif bir etkiye de. Bir insan maddi bakımdan hiçbir yarar gütmeden bir derneğe bağış yapabilir ve bu bağıştan sonra kendisiyle duyduğu gurur veya mutluluk bile yarar ya da çıkar olarak kabul edilebilir. İnsanın hayatı süresince aldığı kararlar da faydacılıkla doğrudan ilişkilidir, alınan karar ilk bakışta fayda sağlamıyor gibi gözükse bile daha derinlemesine analiz yaparsak kişinin çıkarına hizmet edecek izler bulabiliriz. Ekstrem bir örnek vermek bu hususun daha kolay anlaşılmasına neden olacaktır: Bir kişinin çok sevdiği bir insanı kurtarmak için kendini feda etmesi gerekiyor ve alabileceği iki karar var: Ya kendini feda edecek ya da sevdiği insan ölecek. Bu seçeneklerden ikisinde de faydacılığa rastlayabiliriz. Eğer ki birey ilk seçeneği seçecek olursa sevdiği kişinin ölmesi hakkında duyduğu acı ve pişmanlıkla yaşamak zorunda kalmayacak, dolayısıyla hayatı sona erecek olsa bile kendi çıkarına bir karar vermiş olacak. Öteki taraftan, ikinci seçeneği seçerse sevdiği kişinin ölmesi onu üzecek ancak hayatta kalmış olacağı için yaptığı bu seçimin getirdiği yükü atlatabilecek ve yine kendi yararına yönelik bir seçim yapmış olacak. Bu şekilde iki kararın da çekirdeğinde çıkarcılık olduğunu görebiliriz ve pragmatizmin her zaman negatif olmayacağını fark edebiliriz.

Hukuki düzlemde ise karar verme süreçleri genellikle indirgemeci biçimde ele alınır. Fail, niyet, eylem ve sonuç arasında nedensel zincir aranır. Hukuksal perspektife göre evrensel ahlak vardır ve alınan kararlar indeterminist prensibe göre çalışır. Ancak determinizm bu anlayışı sarsar. Eğer tüm kararlar önceden belirlenmemişse ve mutlak bir neden-sonuç ilişkisi yoksa, birey tüm sorumluluğu tek başına üstlenmeli midir? Yoksa karar, alınırken içinde bulunulan koşulların mutlak sentezi olarak mı anlam ifade eder?

Bu bağlamda otodeterminizm devreye girer. İnsan, ne tamamen dışsal nedenlerle hareket eder ne de tümüyle kendi içinden gelen bir mutlak iradeyle karar verir. Karar, hem içsel hem de dışsal koşulların etkileşimiyle şekillenir; yani insan, içinde bulunduğu koşulları da dikkate alarak kendini sürekli yeniden yaratır. Bu durum, bireyin kararlarını yalnızca özgür irade veya dış baskı dikotomisine sıkıştırmak yerine, daha akışkan bir ontolojik düzlemde anlamamıza olanak tanır.

Toplum sözleşmesine5Jean-Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, çev. Vedat Günyol (İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2006). uygun kararlar alırız. Bireyselciliğe yorduğumuz kararların bütünü de toplumun bütünlüğüne ve duruşuna hizmet eder. Peki toplumun yararına olmayan kararları alan bireyler nedir? Kötü olarak nitelendirilen şeyleri yapan bireyler mi, yoksa özünde kötü olan bireyler mi? Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik’te6Aristoteles, Nikomakhos’a Etik, çev. Furkan Akderin (İstanbul: Say Yayınları, 2024). vurguladığı gibi; bir kimse bir eylemi sürekli yapıyorsa, o kişi artık o eylemin erdemine veya kusuruna sahip bir karakter haline gelir. Dolayısıyla eylem ve öz arasındaki ilişki lineer değildir, birbirine sebebiyet veren bir döngü içindedir. Ancak yine de bu döngü içinde bir ölçüt belirlemek gerekir: İnsan, bir defa kötü olarak nitelendirilen bir şey yaptığında mı kötü olur, yoksa o kötülüğün tekrarı ve sürekliliği mi onu kötülük denilen kavrama sabitler? Sanat bu sorulara başka bir pencere açar. Bir eylemi sanat olarak alır ve eylemde bulunan kişiyi sanatçı yerine koyarsak, sanatın kendi başına bir sesi olabilir mi? Yoksa onun yaratıcısını bilmeden o sanatın niyetini, bağlamını ve ahlaki yükünü anlayamaz mıyız? Bu noktada sanatın sanatçıdan bağımsız bir şekilde kendi sesinin olduğunu savunanlar devreye girer. Roland Barthes, Yazarın Ölümü7Roland Barthes, Yazarın Ölümü, çev. İpek Topçuoğlu (İstanbul: Ketebe Yayınevi, 2021). adlı eserinde “Bir metnin doğduğu an, yazarın öldüğü andır” diyerek, eserin anlamının yazarın niyetiyle değil, okuyucunun onu nasıl yorumladığıyla belirlendiğini savunur. Ona göre sanat, yaratıldığı andan itibaren yaratıcıdan kopar ve anlamını çoklu okumalarda bulur. Buna karşılık, sanatın sanatçıdan bağımsız olamayacağını savunanlar da vardır. Martin Heidegger, Sanat Eserinin Kökeni8Martin Heidegger, Sanat Eserinin Kökeni, çev. Kaan H. Ökten (İstanbul: Alfa Yayıncılık, 2024). adlı eserinde sanatın yalnızca bir estetik nesne değil, sanatçının dünyaya dair varoluşsal deneyimiyle hakikati açığa çıkaran bir araç olduğundan bahseder. Heidegger’e göre, eser sanatçının varlıkla kurduğu özgün ilişki sayesinde anlam kazanır; dolayısıyla sanatçıyı bilmeden sanatın bize açtığı hakikati de tam olarak kavrayamayız. Eser, yaratıcıdan bağımsız konuşabilir ama anlam, ancak yaratıcı ile birlikte derinleşir. Sanatçının eylemleri yarattığı sanatın değerinde farklılıkların oluşmasına sebebiyet verebilir, çünkü her sanatçı sanatına kendi benliğinden parçalar katar.

Sonuç olarak, karar verme eylemi sadece bireysel bir tercih hususu değil; özgürlük, etik, toplumsal normlar ve varoluşsal konumlanış gibi etkenlerin etkileşimiyle şekillenen bir olgudur. Kant’ın ahlaki yasalar ve evrensel ilkeleri baz alan özgürlük anlayışı, bireyin kararlarında rasyonelliği vurgularken; Foucault’nun panoptikonu, kararlarımızın aslında görünmez iktidar ağlarıyla biçimlendiğini gösterir. Aristoteles, eylemlerle karakter arasında kurduğu ilişkiyle, kararın zamanla kimliğe dönüşen bir alışkanlık olduğunu vurgular. Sanat örneği üzerinden yürüttüğümüz tartışma ise kararın niyet ile yorum, özne ile eser, birey ile yapıyı temel alan doğasını gösterir. Barthes’ın anlamı okura teslim eden görüşü ile Heidegger’in sanatçıyı anlamın kurucusu olarak gören yaklaşımı arasında; kararın anlamı da benzer şekilde, hem içsel motivasyonlara hem de dışsal yorumlara bağlı olarak şekillenir. William James’in pragmatizmiyle ise kararın faydacı yönüyle barışık oluruz. Bu metinde karar kavramının doğasını incelemek için çıktığımız yolda Kant, Foucault, Aristoteles, Barthes, James ve Heidegger gibi düşünürlerin fikirlerinden yararlanarak, kararın özgürlük ve sorumluluk arasında kurulan dinamik bir denge olduğunu, bireyin ne tamamen fail ne de tamamen mağdur sayılabileceğini; kararın, eylem ile anlam ve birey ile toplum arasında sürekli yeniden kurulan bir ilişkiler ağı olduğunu savunduk.

REFERANSLAR

  • 1
    Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, çev. Ioanna Kuçuradi (Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 2020).
  • 2
    Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay (Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2019).
  • 3
    Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu, çev. Hazal Deliceçaylı ve Ferda Keskin (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2024).
  • 4
    William James, Pragmatizm: Bazı Eski Düşünme Tarzları İçin Yeni Bir Ad, çev. Ferit Burak Aydar (İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2019).
  • 5
    Jean-Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, çev. Vedat Günyol (İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2006).
  • 6
    Aristoteles, Nikomakhos’a Etik, çev. Furkan Akderin (İstanbul: Say Yayınları, 2024).
  • 7
    Roland Barthes, Yazarın Ölümü, çev. İpek Topçuoğlu (İstanbul: Ketebe Yayınevi, 2021).
  • 8
    Martin Heidegger, Sanat Eserinin Kökeni, çev. Kaan H. Ökten (İstanbul: Alfa Yayıncılık, 2024).

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön