Wehrmacht – SS Ahlaki İkilemi: Savaş Suçları ve Nazi Almanyası

M. Refik PEKPAY

Önerilen atıf: Pekpay, M. Refik. “Wehrmacht – SS Ahlaki İkilemi: Savaş Suçları ve Nazi Almanyası”, Noktasız Dergi 16, (2026): 67-74.
DOI: 10.5281/zenodo.18965368

Giriş

Tarihçilerin son dönemde tartıştığı konulardan biri, II. Dünya Savaşı’nın hangi yılları kapsadığıdır. Yıllardan beri kabul gören kaynaklarda 1 Eylül 1939 olarak başlatılan çizelgenin, son dönemlerde bazı belgesel yapımcıları ve tarihçilerce 1937 Çin – Japon Savaşı’na, hatta 1931’de Japonya’nın Mançurya işgaline kadar geri götürüldüğü görülmüştür. II. Dünya Savaşı’nın başlangıcını, çatışma büyüklüğü olarak 1937’den itibaren baz aldığımızda, kitlesel sivil imhaların tarihini de Çin – Japon Savaşı’ndan itibaren başlatmamız yanlış olmaz. Bu savaşta özellikle Nanking gibi belli şehirlerde Japon Ordusu’nun kitlesel bir kıyıma girdiği, Kore ve işgal edilen Çin topraklarında özellikle kadın nüfusa yönelik vahşet vakalarının bir Japon devlet politikası olarak görüldüğü bugün bilinmektedir.

Bu yazıda tartışılacak olan konu ise, Avrupa’da özellikle Doğu Cephesi’nde iki ordunun karşılıklı olarak birbirini imha amacı taşıyan savaşın bir tarafının cephe gerisinde yaşadığı tartışmalar, ahlaki ikilemler ve sonuçlarıdır. Tarihe yön vermek bizim haddimiz veya kapasitemiz değildir, bu yazının amacı istihbarat, psikoloji ve tarih disiplinlerinin iç içe geçtiği bir konuda kaynaklara dayanarak bir nebze ışık tutabilmektir.

Her milletin hatırat disiplini farklıdır. Bazı milletlerde hatıratlar genelde geçmişi suçlayıcı, geleceğe yaranmak üzerine kurulurken bunların sahiliğine inanmak güçtür, çoğu zaman kaynak olarak kabul edilmezler. Alman tarihinde ise kurmaylar ve üst sınıf subaylar tarafından I. ve II. Dünya Savaşı ardından yazılan birinci kaynak hatıratlar, genelde geçmişle hesaplaşma üzerine değil, daha çok teknik, plan-strateji ve iç muhakeme üzerine gelişmiştir.

Alman Ordusu’nda Prusya Ekolü

1945 yılında kış vakitlerine gelindiğinde Avrupa’da Doğu Cephesi’nde Kızıl Ordu ilerlerken Polonya topraklarında daha önce eşine rastlanmamış bir kamp keşfettiler: “Toplama Kampı”. Bölgeye ulaşan birliklerin ardından gelen muhabir, gazeteci ve diğer propaganda aygıtları bu konuyu dünyaya duyurdu. Lakin ilk anda bunun bir Rus propagandası olduğu, Batı ittifakında ortak kanıydı. Mayıs ayında Almanların tamamen yenilmesiyle, Amerikalılar tarafından keşfedilen diğer kamplar sayesinde tüm dünya, bu vahşetten haberdar oldu. 1930’lu yıllardan beri Almanya’da süregelen Yahudi karşıtlığı bilinmekteydi. Lakin bu noktada vahşete varacak sistematik bir katliamı kimse tahayyül edemezdi herhalde. 

Bunun ışığında ortaya çıkan gerçekler, savaştan sonra Alman halkını ve ordusunun yönetici kadrosunu Nürnberg Mahkemelerinde mahkûm etmek için kullanıldı. Peki Alman komuta kademesi bu katliamların neresindeydi?

I. Dünya Savaşı’nda savaşmış ve yüzbaşı olarak savaşı bitirmiş olan Ernst Röhm, Sturmabteilung (SA) olarak adlandırılan gayrinizami birliğin başıydı. Adolf Hitler’in iktidara yürüyüşünde en önde olan kişilerden biriydi. 1933’te Adolf Hitler’e şansölyelik verilmesinin ardından Yüzbaşı Röhm, SA’ın başı olarak generallere denk bir pozisyonda yönetimde kendini bulmuştu. Güçlenmişti ve bu güçlenme iki kesimi rahatsız ediyordu: İlki ordu, ikincisi ise siyasetin zirvesini.

Alman ordusu, Prusya ekolünden gelmektedir. Küçük Alman devletleri birleştikten ve I. Reich kurulduktan sonra Prusya bölgesi, orduda hegemonyasını kurmuştur. Bu hegemonyada “aristokrasi” ve “disiplin”, başat unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Alman generalleri arasında, adlarında “von” edatını bulunduranların soylu ailelere mensup olduklarını söyleyebiliriz. Fakat her soylunun Prusyalı olmadığını da belirtmek gerekir. Bu insanlar geleneklere bağlı, askerin siyasetle işinin olmadığını düşünen, toplumun elit tabakasında yer alan kişilerdir. Alman istihbaratının efsane isimlerinden Reinhard Gehlen’in günlüklerinin İngilizce çevirisine yazdığı giriş kısmında George Bailey’in aktardığı gibi Prusya, ordusu olan bir devlet değil, devleti olan bir ordudur.[1] Bu yapının tanıdığı tek sadakat odağı, hükümdarın şahsıdır. Söz konusu sadakat, devlet başkanının şahsına -özellikle Adolf Hitler’e-devredildiğinde, felaketle sonuçlanan bir geleneğe dönüşmüştür. SA ise geleneklerin dışına çıkan yeni bir düzendir. 1920’lerin başından beri süregelen iç savaş tehlikesi, Prusyalı olsun veya olmasın, küçük Alman ordusunda görev yapan sıradan subayların da SA’ı “eli silahlı eşkıyalar” olarak görmesine neden olmuştur.

Wehrmacht, SA ve SS

Bu noktada, gelen iktidar gücü ve hırsı ile Ernst Röhm, Wehrmacht olarak anılacak olan Silahlı Kuvvetlerin kontrolünü istemiş ve SA’i en önemli yapılanma olarak şekillendirmeye çalışmıştır. Bu yolda Röhm, Hitler’e muhalefet etmekten geri durmamıştır. Bunların yanında SA’in kontrolsüz bir şekilde çok büyümesi, teşkilatlanmasında bölgelerde kendilerini Wehrmach’tan üstün görme eğilimleri ve askeri-siyasi durumlara sürekli müdahale etme arzularının yanı sıra toplumun alt tabakasından böyle bir hareketin büyümesi Alman siyasi ve askeri elitlerinden tepki toplamıştır. Röhm’ün Hitler’e muhalefeti ise bardağı taşıran son nokta olmuştu. Bu sırada SA’in alternatifi olarak düşünülebilecek olan Schutzstaffel (SS), Heinrich Himmler önderliğinde büyüme sürecine girmiştir. Eski bir donanma subayı olan Reinhard Heydrich, SA’a karşı düzenlenen Uzun Bıçaklar Gecesi’nin planlamasını yapmıştır. SA’in darbe yapacağı bilgisi Hitler’e ulaştırılmış, ardından Röhm’ün eşcinsel eğiliminin kara propagandası organize edilmiştir. Öncesi ve sonrası ile bu olay, istihbarat disiplinin bir konusudur.

Kanlı karşı darbeden sonra SS’in güçlenme dönemi başlamıştır. SS, Weimar Cumhuriyeti döneminde demokrasiye karşı gerçekleştirilen bir dizi askeri darbeye karşı Hitler’in sadece kendine bağlı bir ordu kurma amacının ilk aşamaydı. Bu düzenin harekatlarda ikilik çıkaracağının ilk işaretleriydi. Savaş süresince de görüleceği üzere SS içerisinde yükselmenin mihenk taşı sahada ve akademide başarılı bir asker olmaktan ziyade siyaseten bağlılığı kanıtlamaktır. Bunun yanında en yeni silahlar savaş sürecinde SS Tümenlerine verilmiş, savaşın sonuna kadar sayı ve silah bakımından sürekli büyümüşlerdir. Fakat bu, Hitler’in böl ve yönet politikasıydı. Aşağıda yaşanan her tartışmadan sonra problem çözücü olarak kendisi sahne alacaktır.

1935’te Versay Anlaşması’nın sınırlarının kaldırılmasının ardından ordunun 36 tümene çıkartılması kararı alınmış ve organizasyon yetersizliğinden dolayı Alman ordusunun yüksek kademesi bu kararlara karşı çıkmıştır. Bu itirazı, daha sonra Anchluss (Avusturya’nın ana vatana katılması), Südet ve Danzig krizlerindeki karşı çıkışlar izlemiştir.

SS’in varlığı sadece ordu için değil, Amiral Canaris’in Alman Ordusu Haber Alma Servisi Abwehr’e karşı Heydrich’in Gestapo’sunun ikiliği ilk örnektir. (Heydrich ardından RSHA-Reich Güvenlik Merkez Ofisi’nin başına geçecektir.) Gelecekte ortaya çıkacak çatışmaların aslında temel nedenini burada tespit edebiliriz: Amiral Canaris, eski geleneği ve disiplini temsil ederken Heydrich ise yeni neslin habercisi gibidir. Canaris, Avusturya İlhakına karşı çıkarken Heydrich’in Stalin’in komuta kadrosuna tasfiye için isim isim Rus istihbaratına Alman çıkarları için bilgileri sağladığında yıldızı iyice parlamıştır.

Bu sırada SS’in kendi garnizonlarının çekirdeği oluşturulmaya başlanmış, personel temininde Wehrmacht’tan daha katı koşulları içeren yönergeler yayımlanmıştır. Generallerin, Hitler’in dış siyasetine karşı muhalefetleri ise birkaç suikast girişimine sahne olmuştur. Bu suikast girişiminde bulunan hücreler nitelikli generallere darbe teklifi ile gittiklerinde üst kademeden destek görememişlerdir. İlk ahlaki ikilem burada ortaya çıkmaktadır: Generaller ne yapmalıydı? Dış siyasette artık saldırgan olacağı belli olan bir liderin arkasında görevleri yerine getirmek mi? Yoksa tehlikelere karşı aksiyon alıp bir darbe organize etmek mi? Savaşın bitiminden sonra esir alınan Alman generalleriyle sorgu-mülakat gerçekleştiren İngiliz askerî tarihçi Liddell Hart, generallere bu soruları sormuştur. Batılı istihbarat servislerinin elbette ki gözetiminde gerçekleşen bu sorgu-mülakatlar bugün için bize ışık sağlamaktadır.

Alman Devrimi ve Prusya Ekolü Arasında Ordunun Siyasetle İlişkisi

Wehrmacht ve SS’in ilk karşı karşıya geldiği olay 1939 Eylül Polonya Seferi ile olmuştur. Alman ordusunun tecrübesiz olması ve Polonyalı direnişçilerin sivil kıyafetlerle ateş açması, düzenli ordu birliklerinde olan bazı askerlerde intikam hissi uyandırmıştır. Katliamlara katılan askerler, ordular grubu komutanı olan Mareşal von Runsdent tarafından askerî mahkemeye verilmiş, işgal edilen bölgelere ordudan sonra varan SS Einsatzgruppe adlı birimlerin özellikle Yahudilere karşı yaptığı katliamlar yine Mareşal tarafından önlenmeye çalışılmış ve rapor edilmiştir. Seferin hemen ardından mahkemeye verilen askerlerin Hitler tarafından affedilmesi ise birçok generale göre askerlik onuruna aykırı bir durumdur. Runsdent’in dışında von Manstein’in de bu durumlara engel olmaya çalıştığı kayıtlarda vardır.[2]

Fransa Seferi’nde gerçekleştirilen büyük başarıların ardından Dunkirk çevresinde kazanılacak zaferin Hitler’in emriyle SS askerî birlikleri tarafından tamamlanması sağlanınca SS birliklerinin artık tamamen bir ordu düzeyine ulaştığını görüyoruz. Fakat burada belirtmek gerekir ki SS generallerinin çoğu kurmay eğitimi almamıştır. Örnek vermek gerekirse Josef Dietrich asker tarafından sevilen bir general olmasına rağmen profesyonel bir asker değildir. Bu Wehrmacht generalleri tarafından soğukluk ile karşılanan bir durumdur.

Hitler, Doğu Seferi’ni başlatmadan önce generallerini topladığı bir konferansta meşhur komiser emrini açıklamıştır. Bu emir doğrultusunda Sovyet ordularının her birliğinde görev yapan komiserler savaş esiri sayılmayacak ve yakalandıklarında infaz edilecektir. Hitler’e göre bu, “Bolşevik komiserler ve komünist entelektüellerin imhası’’ girişimidir. Fakat Erich von Manstein açısından savaşta esir alınan komiserlerin vurulması, askerliğin doğasını aykırıdır.[3] Bunun ardından generaller, şikayetlerini Brauchitch’e sözlü ve yazılı belirtmişler fakat geçmişte olduğu gibi üst komuta kademesi Hitler’in görüşlerine katılmasalar dahi Hitler’e karşı tekrardan bir tavır almamışlardır. Brauchitch de ardından gelecek Keitel gibi Hitler’in uysal generallerindendi.

Bu konuda belirtilmesi gereken hususların başında, savaşa damga vurmuş olan Rommel, Guderian, von Manstein gibi isimlerin yürütülen savaş stratejisi ve politikaları hakkındaki tavırları gelmektedir. Rommel, Hitler’e karşı gelmezken 1944’teki 20 Temmuz Darbesine ismi karıştığı için intihar etmiştir, öncesinde Hitler’e karşı açıktan muhalefeti görülmemiştir. Guderian ise her konuda fikirlerini açık sözle ve gerekirse yüksek sesle Hitler’e karşı söylemiştir. Keza von Manstein da Prusya ekolündeki birçok generalden farklı olarak Hitler ile defalarca tartışmaya girmiştir. Rommel dışında ikisi de siyasi otoriteye karşı darbe fikrini benimsememişlerdir. Normandiya Harekatı’nın ardından İsviçre basınında yazılan bir yazıdaki şu cümle, yaşananların özeti gibidir: “Bu, Alman Devrimi ile gelenek arasında bir çatışmaydı.’’[4]

Anlaşılacağı üzere Rommel devrimin ürünüyken Prusya geleneği daha muhafazakardı. Von Runsdent ise Alman devrimi ve Prusya geleneği ikiliğinin dışında, daha farklı bir karakter, yaş ve kıdem olarak diğerlerinden önde bir askerdir. Hitler’e karşı komplolar içinde bulunan von Salviati onun yaveriydi ve Mareşal hakkındaki görüşü şöyledir: “Mareşal neredeyse yanlış olan her şeyi çok net olarak görür; ancak mümkün olduğu kadar da karışmaz.’’[5] Von Salviati’yi Mareşal mümkün olduğunca korumuş fakat yaverliğinden sonraki görevinde, 20 Temmuz Darbesi’nin ardından von Salviati tutuklanmıştır. Mareşal, kurmaylarının muhalif düşüncelerini dinler, kesmez, onları ele vermez fakat aksiyon almazdı. Birçok generalin de aynı fikirde olduğu gibi ordunun siyasette işi olamazdı. Buna rağmen işlerin Almanlar için çıkmaza girdiğinin belirtileri herkesin malumu olduğu sırada darbe fikirleri her yanı sarmıştı. Prusyalı generallerin darbe planında olmadığını kesinlikle söyleyemeyiz, fakat diğer bölgelerden gelen subaylara göre daha muhafazakâr oldukları ve bu sebeple darbe düşüncesiyle mesafeli oldukları bir gerçektir.

Savaşın kötü gidişatına dair görüşler, tüm generalleri hemfikir yapmaktaydı: Batı bloğuyla acil barış yapılıp, doğudaki ölüm kalım savaşına odaklanılmalıydı. Bunun en net örneği Keitel’ın bir kriz sırasında telefonda von Runsdent’e, “Ne yapmalıyız? Ne yapmalıyız?’’ dediğinde Mareşal’in verdiği “Ne yapmalıyız? Barış yapın aptallar! Başka ne yapabiliriz ki?’’ tepkisidir.[6]

20 Temmuz Darbe Girişimi ve Savaş Suçları

Büyük Amiral ve son Führer Karl Dönitz’in ordu içindeki muhalefete ve 20 Temmuz Darbesi’ne ilişkin görüşleri çok önemlidir. Ama öncesinde bakmamız gereken 20 Temmuz sonrası yargılamalardır. Guderian’ın Hitler tarafından mahkeme heyetine seçilmesi, savaş sonrası sorgularında önemli noktaları aydınlatmaktadır. Guderian cephede parlak bir general, usta bir taktisyen ve düşmanının dahi saygısını kazanmış bir isimdir. Ahlaki ikilem burada ortaya tekrar çıkmaktadır: Vatana hizmet mi yoksa rejime hizmet mi? Guderian yargılamalara çoğunlukla katılmamış, yerine temsilcisini göndermiştir. Yargılamalarda bulunan generaller, suçlanan general ve mareşallerin ölüm cezasına çarptırılmaması için uğraşmış ve bu lekenin orduya atılmamasına çaba göstermişlerdir. Guderian, en temelde ordunun yıpranmamasını ve onurunu kurtarmayı hedeflemekteydi. 20 Temmuz Bomba Komplosu hakkında çok fazla eser yazılmış hatta filmler çekilmiştir. Tüm bunlardan çıkaracağımız sonuç şudur: Komplocular arasında çok sayıda anahtar konumdaki karargahlardan üyeler ve seçkin emekli subaylar bulunsa da hiçbir aktif saha komutanının bulunmaması, komplonun en zayıf noktasıydı.[7]

Karl Dönitz, 1943’te Deniz Kuvvetleri Komutanı olmuştur. Anılarında anlattığı üzere 1933’ten itibaren donanma personeli ile siyasi yetkililer ve SA arasında ciddi alan hakimiyet kavgası yaşadıklarını görmekteyiz. Görevi gereği, savaşta personelinin sahil şeritlerinde olduğunu ve işgal altındaki yerel halkla minimum temasta olduğunu belirtir. Dönitz’in savaşın arka cephesinde neler yaşandığına dair bir fikri yoktur. Ona göre askerlerin toplama kamplarında yapılan katliamları bilmesinin imkânı da yoktur. 20 Temmuz komplosunun yaşandığı gün Guderian gibi o da radyoda konuşmuş, silahlı kuvvetlerinin siyasi iradenin altında görevine devam ettiğini coşkulu şekilde bildirmiştir. Karl Dönitz bir Nazi değildir ama o dönem yaşayan çoğu Alman gibi 1929 Buhranı’nı atlatan Almanya’nın tekrardan yükseldiğini görmek, refahın artması ve kendi deyimiyle “6 milyon işsizin iş sahibi olması” onun da arzusuydu. 20 Temmuz için Büyük Amiral şunları söyler: “Suikastın başarılı olması kuşkusuz iç savaş anlamına geliyordu. Alman halkının çoğu Hitler’in arkasındaydı. Direniş üyelerinin bildiği ve onları harekete geçmeye sevk eden gerçeklerden neredeyse kimsenin haberi yoktu. Yalnızca Hitler’in ortadan kaldırılmasıyla nasyonal sosyalist devletin gücü yok olamaz veya devralınamazdı. Bütün bunlar sadece cephenin direnme gücünü zayıflatırdı.’’[8]

Savaş suçları sadece Doğu Cephesi’nde işlenmiş değildi. Bulge Savaşı sırasında SS birliklerinin silahsız esir Amerikan askerlerini katletmesi buna en büyük ve tabiri caizse en ünlü örnektir. Olayın sorumlusu olarak SS Albay Joachim Peiper gösterilmiş ve hapis cezasına çarptırılmıştır.[9] Peiper’ın bir dönem Himmler’in yaverliğini yaptığı da belirtilmelidir. Nurnberg mahkemelerinde Peiper’a ölen Amerikan askerlerinin yanında sivil infazlar sorulduğunda ise ölen kişilerin siviller değil, partizan gerillalar olduğunu söylemiştir.[10] Batıdaki mezalime diğer bir önek ise Waffen SS’in 1944 Haziran ayında Fransa’nın Ora-dour-sur-Glane köyünde katlettiği yüzlerce köylüdür. Almanlar doğu ve batıdaki çarpışmaların temelde bütünüyle farklı olduğunun bilincindeydi. Toplumun tamamında mevcut olan bu farkındalık hali Sovyetler Birliği’nin 1941’deki işgalinden bu yana son derece açıktı. Ancak batıda ender görülen şeyler, doğu için olağandı. Kızıl Ordu’nun Alman topraklarına hücumu ve sivil halkın akabinde yaşadığı korkunç deneyimler, doğu ve batı cepheleri arasındaki bu ayrışmaya ilişkin algıları hem asker hem de siviller nazarında keskinleştirdi.[11] 1945’te Kızıl Ordu’nun milyonlarca kadına Alman topraklarında sistematik tecavüzü Müttefik işgali altındaki topraklarda yaşanmamıştır. Bunun yanında 1944’te Hollanda halkının kasten açlığa mahkûm edilmesi ve kaynaklarına el konulması ise şüphesiz Nazi rejiminin bir kararı ve insanlık suçudur. 

Wehrmacht ve SS arasındaki çekişmenin yanı sıra ordu da kendi içinde bölünmüştü. Hava kuvvetleri Luftwaffe tamamen Nazi ideolojisinin ürünüydü. Nazilerin iktidara gelmesinden sonra kurulan ve başında Hermann Göring’in bulunduğu kuvvetin subayları Nazi fikirleriyle büyümüş, bununla eğitim almış gençlerden oluşuyordu. Dönitz ve Göring’in savaş boyu karşı karşıya gelmelerinden hareketle tepedeki iki farklı düşüncenin aslında tabanda da paralel olduğunu söyleyebiliriz. SS ise bunların yanında daha farklı konumdadır. Himmler, Waffen-SS tümenlerini oluşturup en direkt cephe hattına yollamasının yanı sıra gizli polis (Gestapo) ve istihbarat konusunda da farklı bir yapılanma kurmuştu. Seleflik mücadelesi savaşın son anlarında dahi sürmüş, Göring’in selef olmak istemesinden sonra bir SS birimi onu Führer’in emriyle tutuklamış, bir Luftwaffe birliği ise Göring’i kurtarmıştır. Bu şartlar altında Hitler’in intiharından sonra selef hiç beklenmedik şekilde Büyük Amiral Dönitz olmuştur. Kuracağı hükümette Himmler’e yer vermek istememesinin ardından onu tutuklatmayı istemiş fakat Himmler’in şahsi koruma ordusundan dolayı buna cesaret edememiştir. İlk görüşmelerinde ise Himmler kabinede görev istemiş fakat yeni Führer bunu reddetmiştir.  En son raddede Dönitz, Himmler’i 6 Mayıs’ta tüm görevlerinden almıştır. Savaşın ardından günümüze kadar gelen Alman hükümetlerindeki sürekli pişmanlık bildirisi ve özürlere karşı Karl Dönitz’in, savaştan 10 yıl sonra “Hâlâ bazı Almanların sık sık Alman halkı adına kendilerini suçlamalarını ve toplu itiraflarda bulunmalarını yanlış buluyorum. Bu tür davranışlar bize diğer milletlerin saygısını kazandırmaz. Onların hiçbiri bize yapılan insanlık dışı şeyler için bunu yapmıyor.”[12] demesi, dikkate değerdir.

Savaşın bitiminde düşük rütbeliler arasında da cephenin gerisinde yaşananların kendileriyle alakalı olmadığı tezi saha generalleriyle paraleldir. Wehrmacht profesyonel bir ordudur ve kendine verilen görevi yerine getirmiştir. Savaşa damga vurmuş panzer ası Otto Carius kendisinin ve çoğu silah arkadaşının düşüncelerini şu şekilde ifade etmiştir ; Maalesef kendi ülkemizde, Bremen, Hamburg ve Bonn’da törenlerle “Birliğinden firar eden ve adları bilinmeyen askerler” için “Saygı Anıtları” açılırken, Savaş Anıtlarının tahrip edildiğine ve leke sürüldüğüne şahit oluyoruz. 1945 yılından sonra başka hiçbir ulus, Alman ulusu kadar cüretkar ve başarılı bir şekilde aldatılmamıştır. Yeni kaynaklara rağmen tarihten kaynaklanan imaj düzeltilmemektedir. Wehrmacht’ın ve tüm ulusun İkinci Dünya Savaşı sırasında başardığı işler en çok eski düşmanlarımız tarafından takdir ediliyor, hatta hayran kalınıyor.[13]

Sonuç

1939-1945 yılları arasında Avrupa’da meydana gelen muharebelerde cephede olduğu kadar cephe gerisinde de milyonlarca sivil ölmüştür. Savaştan sonra sadece Nürnberg’de değil, galip devletler tarafından kendi ülkelerinde de çeşitli savaş suçları mahkemeleri kurulmuştur. Alman generalleri rütbelerine ve görevlerine göre yargılanmıştır. Prusya gibi aristokrat ordu ekolüne sahip olan Britanya’da Alman generallerine ve subaylarına daha saygılı davranıldığını söyleyebiliriz. Doğu Cephesi’nde esir düşen sıradan askerler için ise kötü kamp koşulları ve kendilerine duyulan öfke neticesinde Rusların elindeki esirlerin kayıp oranlarının çok yüksek olduğunu artık biliyoruz. Müstesna olarak Ruslarla işbirliği yapan generallerin ve esirlerin biraz daha rahat esir hayatı sürdüğü, ardından tekrardan kurulan Doğu Almanya ordusu, bürokrasisi ve istihbaratında görevlendirildiklerini görmekteyiz.

Yahudi Soykırımı’nda ve Doğu Cephesi’nde işlenen savaş suçlarının en baş sorumlusu olarak görülen yapı olan SS mensuplarının bazılarının ise savaş sonrası Amerika Birleşik Devletleri’nin Soğuk Savaş politikasına uygun olarak Amerikan sanayisinde, istihbarat teşkilatlarında çalıştıkları bilinmektedir. En dikkat çekici örneklerden biri, “Hitler’in Komandosu” olarak bilinen Otto Skorzeny’dir. Kendisi Bulge Harekâtı sırasında Amerikan kamuflajlarını giyerek ve araçlarını kullanarak düşmanının saflarına sızmış ve operasyonlar yürütmüştür. Uluslararası savaş kurallarına göre düşmanın kamuflajını giyip aldatmaya yönelik operasyonlar savaş suçudur. Buna rağmen kendisi savaştan sonra Güney Amerika’ya geçip, eski Waffen-SS mensuplarına yardım etmek için çalışmış ve çeşitli ülkelerin ordularına askeri danışmanlık vermiştir. Skorzeny’nin faaliyetleri arasında en çarpıcı olanı ise İsrail gizli servisi MOSSAD için yapmış olduğu çalışmalardır.

1930’larda yoğun bir ideolojik eğitimle büyüyen Alman gençleri, II. Dünya Savaşı’nda diğer ülkelerin vatandaşlarının yaptığı gibi kendilerine verilen görevleri icra etmiştir. Savaş ortamında milyonlarca kişinin arasında savaşa karşı durmak ve buna karşı çıkmak kulağa hoş gelse de gerçekle alakası olmayan bir durumdur. Onlar kendilerine göre verilen emirleri yerine getirmiş ve hizmetlerini tamamlamıştır. Tepki gösterilen konu ise savaştan sonra galipler tarafından tüm Alman halkının suçlanması ve bu utançla yaşamaya zorlanmasıdır. Generallerin de belirttiği üzere Wehrmacht ile SS arasındaki esas ayrım burada başlamaktadır. Wehrmacht cephede savaşmış, SS ise Waffen-SS birlikleriyle savaşın ön cephesine teşrif etmiş fakat her zaman daha ayrıcalıklı, rütbeleri ve kuramları farklı olarak kalmaya devam etmiştir. Alman halkı ve ordusu tüm katliamların suçlusu ise Batılı ülkeler neden savaştan sonra bu suçlu insanların hizmetinden faydalanmıştır? Diğer soru ise ölen milyonlarca masum Alman sivillerin hesabının neden katliamları yapanlardan sorulmadığıdır. Dış politikada gerektiğinde ahlaktan yoksunluk duyulması gerektiğinin en acı örneği herhalde budur. 

II. Dünya Savaşı’nda genç Cumhuriyetin güvenliği için batı sınırlarımızda nöbette, doğu sınırlarında Sovyetler Birliği ile sınır çatışmalarında, Londra semalarında eğitim uçuşunda saldırıya uğrayan, sayıları 20.000’i bulan şehitlerimize ve bizi bu kan banyosuna sokmayan Cumhuriyet kadrolarının ruhuna saygıyla…


Dipnotlar

[1] George Bailey, “Introduction”, The Service: The Memoirs of General Reinhard Gehlen içinde, Reinhard Gehlen, çev. David Irving (New York: World Publishing, 1972), xii.

[2] Charles Messenger, Son Prusyalı: Feldmareşal Gerd von Rundstedt, çev. Fehmi Ardalı (İstanbul: Kastaş Yayınları, 2025), 143; Erich von Manstein, Kaybedilen Zaferler, çev. Erol Uğur (İstanbul: Kastaş Yayınları, 2022), 47.

[3] Manstein, Kaybedilen Zaferler, 79-80.

[4] Die Weltwoche (Zürih), 16 Haziran 1944.

[5] Ulrich von Hassell, The Ulrich von Hassell Diaries: The Story of the Forces Against Hitler Inside Germany, çev. Geoffrey Brooks (London: Frontline Books, 2011), 180.

[6] Messenger, Son Prusyalı, 311.

[7] Messenger, Son Prusyalı, 314.

[8] Karl Dönitz, On Yıl Yirmi Gün: 1935-1945 Arası Hatıralarım, çev. Burcu Öztürk ve Fehmi Ardalı (İstanbul: Kastaş Yayınları, 2025), 474.

[9] Bkz. Danny S. Parker, Hitler’in Savaşçısı: SS Albay Joachim Peiper’ın Hayatı ve Savaşları, çev. Ali Kaan Cerit (İstanbul: Kronik Kitap, 2022).

[10] Jens Westemeier, Joachim Peiper: A Biography of Himmler’s SS Commander (Atglen: Schiffer Military History, 2007), 164.

[11] Ian Kershaw, Çöküş: Almanya 1944-45, çev. Selçuk Uygur (İstanbul: Kronik Kitap, 2021), 184.

[12] Dönitz, On Yıl Yirmi Gün, 562.

[13] Otto Carius, Tiger im Schlamm: Rusya Seferi’nde Tiger Tanklarının Çamurla Savaşı, çev. Erol Uğur (İstanbul: Kastaş Yayınevi, 2024), 7.


Kaynakça

Bailey, George. “Introduction”, The Service: The Memoirs of General Reinhard Gehlen içinde, Reinhard Gehlen, çev. David Irving, xi-xix. New York: World Publishing, 1972.

Carius, Otto. Tiger im Schlamm: Rusya Seferi’nde Tiger Tanklarının Çamurla Savaşı. Çeviren Erol Uğur. İstanbul: Kastaş Yayınevi, 2024.

Dönitz, Karl. On Yıl Yirmi Gün: 1935-1945 Arası Hatıralarım. Çeviren Burcu Öztürk ve Fehmi Ardalı. İstanbul: Kastaş Yayınları, 2025.

Hassell, Ulrich von. The Ulrich von Hassell Diaries: The Story of the Forces Against Hitler Inside Germany. Çeviren Geoffrey Brooks. London: Frontline Books, 2011.

Kershaw, Ian. Çöküş: Almanya 1944-45. Çeviren Selçuk Uygur. İstanbul: Kronik Kitap, 2021.

Manstein, Erich von. Kaybedilen Zaferler. Çeviren Erol Uğur. İstanbul: Kastaş Yayınları, 2022.

Messenger, Charles. Son Prusyalı: Feldmareşal Gerd von Rundstedt. Çeviren Fehmi Ardalı. İstanbul: Kastaş Yayınları, 2025.

Parker, Danny S. Hitler’in Savaşçısı: SS Albay Joachim Peiper’ın Hayatı ve Savaşları. Çeviren Ali Kaan Cerit. İstanbul: Kronik Kitap, 2022.

Westemeier, Jens. Joachim Peiper: A Biography of Himmler’s SS Commander. Atglen: Schiffer Military History, 2007.

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön